Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamına da giren herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğini ileri süren kişinin, bütün idari ve yargısal yolları tükettikten sonra başvurabildiği olağanüstü bir hukuk yoludur (Anayasa m.148/3; 6216 sayılı Kanun m.45). Başvuru, yolların tüketildiği ya da yol yoksa ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılır. Haklı mazereti olan kişi, mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde başvurabilir (m.47/5). Anayasa Mahkemesi bir üst derece mahkemesi değildir: Kanun yolunda gözetilmesi gereken hususları incelemez (Anayasa m.148/4) ve açıkça dayanaktan yoksun başvuruları kabul edilemez bulur (m.48/2). İhlal tespit ederse ihlalin ve sonuçlarının giderilmesine hükmeder. İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa dosyayı yeniden yargılama için o mahkemeye gönderir; yeniden yargılamada hukuki yarar yoksa tazminata hükmedebilir (m.50). Bu sayfada ilgili kanun hükümlerini ve çoğu 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan 15 bireysel başvuru kararını, usulden mülkiyet hakkına kadar konu konu topladık.
Güncel durum (1 Kasım 2026). Bireysel başvuruyu düzenleyen 6216 sayılı Kanunun 45-51. maddelerinde son yıllarda değişiklik yapılmadı. Lexpera (6216 sayılı Kanunun güncel metin sürümü) Kanunda yapılan son değişikliğin 01.07.2025 tarihli olduğunu gösteriyor; ulaşabildiğimiz değişiklik geçmişine göre 2025 değişikliği bireysel başvuru hükümlerine değil, Kanunun başka hükümlerine ilişkindir. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararları Resmî Gazete’nin Yargı Bölümünde yayımlanmaya devam ediyor; bu sayfadaki kararlardan on ikisi Ağustos ve Ekim 2026’da, biri Mart 2026’da yayımlandı. 2026 kararlarında ihlal hâlinde başvurucu lehine 40.000 TL vekâlet ücreti dahil yargılama giderine hükmedildiği görülüyor. Manevi tazminat ise dosyaya göre değişiyor: Bu sayfadaki kararlarda 30.000 TL ile 100.000 TL arasında manevi tazminata hükmedildi; mülkiyet hakkına ilişkin bazı kararlarda ise ihlal tespiti ve yeniden yargılama yeterli giderim sayılıp tazminat talebi reddedildi. Makul sürede yargılanma ve mahkeme kararlarının geç icrası şikâyetlerinde ayrıca Tazminat Komisyonu yolu bulunuyor; bu yolun kapsamını aşağıdaki ilk kartta anlattık. Yeni yayımlanan kararları Hukuk Gündemi Son Durum sayfamızda günlük olarak takip ediyoruz.
Dürüst bir not. Anayasa Mahkemesinin Kararlar Bilgi Bankasına doğrudan erişemedik; sayfalar bizim tarafımızda yüklenmedi. Kararları, Resmî Gazete’de yayımlanan metinlerini aktaran Hukuki Haber sayfalarından okuduk; bir kısmında Resmî Gazete metnine dayanarak hazırladığımız kendi günlük haberlerimizle karşılaştırdık. İki kararda (2020/9807 ve 2021/40650) okuyabildiğimiz Hukuki Haber sayfası hüküm kısmını içermiyordu; bu iki kararın sonuç ve oy bilgisini kendi haberlerimizden aldık ve kartın altında belirttik. 6216 sayılı Kanunun 45-50. maddelerini, Türkiye Barolar Birliği sitesinde yayımlanan bir kabul edilebilirlik rehberinin mevzuat bölümünden ve Anayasa Mahkemesinin Sık Sorulan Sorular belgesinden özetledik. Bireysel başvuru harcının 2026 tutarını resmî bir kaynaktan doğrulayamadığımız için yazmadık. Başvurucunun adı ve kimliğini belirleyecek ayrıntılar yer almaz. Büromuzun takip ettiği dosyalara ait karar bulunmamaktadır. Her kararın özetinin altında, kaynağında yayımlanan tam metnini açılır bir kutuda da veriyoruz. Bu sayfada 10 kararın tam metni yer alıyor; 4 karar için tam metnin yayımlandığı yere bağlantı veriyoruz; ücretsiz tam metnine ulaşamadığımız 1 karar için resmî karar arama sistemini gösteriyoruz.
Kararınız kesinleşti, hakkınızın ihlal edildiğini mi düşünüyorsunuz?
Otuz günlük süre, başvuru yollarının tüketilmesi ve başvuru formu için Hukukçular Evi Ankara: 0554 648 37 15.
İçindekiler
- Kanun ne diyor? Anayasa m.148 ve 6216 sayılı Kanun
- İhlal kararından sonra ne olur?
- Usul: başvuru yolları ve etkili başvuru
- Ceza yargılaması ve kişi hürriyeti
- Adil yargılanma: mahkemeye erişim ve gerekçeli karar
- Mülkiyet hakkı: vergi, idari para cezası, el koyma
- Eğitim ve sendika hakkı
- 15 kararın özet tablosu
- Bireysel başvuruyu nasıl hazırlarsınız?
- Sık yapılan hatalar
- Sıkça sorulan sorular
Kanun Ne Diyor? Anayasa m.148 ve 6216 Sayılı Kanun
Bireysel başvuru 2010 Anayasa değişikliğiyle kabul edildi ve 23.09.2012’den sonra kesinleşen işlem ve kararlar için uygulanmaya başlandı. Kuralların çerçevesi Anayasa’nın 148. maddesinde, ayrıntısı 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 45-51. maddelerinde ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünde yer alır. Başvuru için avukat zorunlu değildir; başvuru doğrudan Anayasa Mahkemesine, mahkemeler aracılığıyla veya yurt dışında Türkiye’nin temsilcilikleri aracılığıyla yapılabilir ve harca tabidir. Ödeme gücü olmayanlar adli yardım isteyebilir.
Bireysel başvuruda uygulanan hükümler (31 Ekim 2026 itibarıyla)
| Hüküm | Ne düzenler? | Kararlardaki karşılığı |
|---|---|---|
| Anayasa m.148/3 | Herkes, Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla başvurabilir; olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır | Bütün kararlar |
| Anayasa m.148/4 | Bireysel başvuruda kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz | Anayasa Mahkemesi delil takdirini yeniden yapmaz |
| 6216 s. Kanun m.45/2 | Kanunda öngörülen idari ve yargısal başvuru yollarının tamamı bireysel başvurudan önce tüketilmelidir | 2014/16529, 2022/100837 |
| 6216 s. Kanun m.45/3 | Yasama işlemleri ve düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamaz; Anayasa Mahkemesi kararları ile yargı denetimi dışında bırakılan işlemler de başvuru konusu olamaz | Kanundan kaynaklanan ihlallerde başvuru, uygulama işlemine karşı yapılır (2023/59815, 2021/48905) |
| 6216 s. Kanun m.46 | Başvuruyu, ihlale yol açan işlem veya karar nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenen kişi yapar; kamu tüzel kişileri başvuramaz, özel hukuk tüzel kişileri yalnız kendi tüzel kişiliğine ait haklar için başvurabilir; yabancılar yalnız Türk vatandaşlarına tanınan haklar bakımından başvuramaz | Başvuru ehliyeti |
| 6216 s. Kanun m.47/5 | Başvuru, yolların tüketildiği tarihten, yol öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılır; haklı mazereti olan kişi mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde ve delilleriyle başvurabilir | Süre |
| 6216 s. Kanun m.48/2 | Anayasanın uygulanması ve yorumlanması ya da temel hakların kapsamının belirlenmesi bakımından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvurular kabul edilemez bulunabilir | Kabul edilebilirlik |
| 6216 s. Kanun m.49 ve İçtüzük | Başvuru, kamu gücü işleminin uygulanmasını kendiliğinden durdurmaz; yaşam ile maddi veya manevi bütünlüğe yönelik ciddi tehlike hâlinde tedbir kararı verilebilir | Tedbir (Anayasa Mahkemesinin Sık Sorulan Sorular belgesine göre) |
| 6216 s. Kanun m.50/1 | İhlal kararı verilirse ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir; yerindelik denetimi yapılamaz | Bütün ihlal kararları |
| 6216 s. Kanun m.50/2 | İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa dosya yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilir; yeniden yargılamada hukuki yarar yoksa başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açma yolu gösterilebilir | 2021/22795, 2021/22274, 2021/24689, 2023/59815 |
| 6384 s. Kanun geçici m.2 (7145 s. Kanunla eklendi) | Anayasa Mahkemesindeki makul sürede yargılanma ve kararların geç icrası şikâyetleri, kabul edilemezlik kararından sonra İnsan Hakları Tazminat Komisyonunda incelenir; Komisyona üç ay içinde başvurulur | 2014/13828, 2022/100837 |
| CMK m.141-142 | Koruma tedbirleri nedeniyle uğranılan zararlar için Devlete karşı tazminat yolu; sona ermiş bir tedbir için bu yol tüketilmeden bireysel başvuru yapılamaz | 2014/16529 |
| AİHS m.35/1 (15 No.lu Protokolle) | İç hukuk yollarını tüketen kişi, nihai karardan itibaren dört ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurabilir | Anayasa Mahkemesinden sonraki aşama |
Otuz günlük sürede Anayasa Mahkemesinin Sık Sorulan Sorular belgesine göre adli tatil dikkate alınmaz; süre adli tatilde de işlemeye devam eder. Bu nedenle kesinleşmiş kararın tebliğ edildiği ya da öğrenildiği günü belgeleyin ve süreyi o günden başlatın. Başvuru, yollar tüketilmeden de yapılmamalıdır: Kesinleşmemiş bir karar için yapılan başvuru kabul edilemez bulunur. AİHM’e başvuru süresi ise artık altı ay değil dört aydır; ayrıntısı için Fon Mağdurları AİHM’e Başvurabilir mi? yazımıza bakabilirsiniz.
İhlal Kararından Sonra Ne Olur?
Anayasa Mahkemesi ihlal tespit ettiğinde verebileceği giderimler 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinde sayılır. 2026’da yayımlanan kararlar bu giderimlerin uygulamada nasıl kullanıldığını açıkça gösteriyor:
- Yeniden yargılama. İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa dosya, ihlalin ve sonuçlarının giderilmesi için kararı veren mahkemeye gönderilir. Anayasa Mahkemesi, ihlal kararının davanın esası hakkında bir tutum anlamına gelmediğini ve delilleri değerlendirme yetkisinin yeniden yargılamayı yapacak mahkemeye ait olduğunu vurgular.
- Manevi tazminat. Bu sayfadaki kararlarda 30.000 TL ile 100.000 TL arasında net manevi tazminata hükmedildi. Maddi tazminat ise belgelenmesi ve ihlal ile zarar arasındaki bağın kurulması şartına bağlıdır.
- Yalnızca ihlal tespiti. Bazı mülkiyet hakkı kararlarında ihlal tespiti ve yeniden yargılama yeterli giderim sayılarak tazminat talebi reddedildi.
- Yargılama gideri. 2026 kararlarında harç ile 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderine hükmedildi.
- Ödeme. Kararlarda ödemelerin, başvurucunun kararın tebliğinden sonra Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurduğu tarihten itibaren dört ay içinde yapılmasına, gecikme hâlinde yasal faiz işletilmesine hükmedildi.
- Yapısal sorunun bildirilmesi. İhlal mevzuattaki bir boşluktan kaynaklanıyorsa karar Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilebilir. Bireysel başvuru kararı kendiliğinden bir kanun hükmünü iptal etmez ve yeni bir dava yolu açmaz.
Usul: Başvuru Yolları ve Etkili Başvuru
Bireysel başvuruların önemli bir kısmı esasa girilmeden, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunur. Aşağıdaki ilk iki karar, hangi şikâyet için hangi yolun önce kullanılması gerektiğini; üçüncüsü ise etkili bir yol hiç bulunmadığında ne olduğunu gösteriyor.
1. Makul sürede yargılanma şikâyeti için önce Tazminat Komisyonu yolu tüketilmelidir
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu · T. 27.04.2023 · B. No: 2022/100837 · Resmî Gazete 16.06.2023, sayı 32223 · Sonuç: Kabul edilemez, başvuru yollarının tüketilmemesi (oybirliği)
Olay. Başvurucu, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürdü.
Genel Kurul ne dedi? Genel Kurul, 6384 sayılı Kanunun 7145 sayılı Kanunla eklenen geçici 2. maddesinin bugünkü hâliyle, makul sürede yargılanma ve mahkeme kararlarının geç ya da hiç icra edilmemesine ilişkin olup 09.03.2023 itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest bulunan başvuruları kapsadığını belirtti. Bu başvurularda İnsan Hakları Tazminat Komisyonu yolunu ulaşılabilir, makul başarı şansı sunan ve yeterli giderim sağlayabilecek bir yol olarak kabul eden 12.09.2018 tarihli, 2014/13828 başvuru numaralı İkinci Bölüm kararını (Resmî Gazete 19.10.2018, sayı 30570) uyguladı ve başvuruyu başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez buldu. Kararda, 09.03.2023’ten sonra yapılacak benzer başvuruların kabul edilebilirlik yönünden yeniden değerlendirileceği de belirtildi.
Dayanak. Anayasa m.36, m.148/3; 6216 s. Kanun m.45/2; 6384 s. Kanun geçici m.2.
Sizin için anlamı. Davanızın çok uzun sürmesinden şikâyetçiyseniz, bu şikâyetin hangi yolla inceleneceğini başvuru tarihinize göre belirleyin. Kapsamdaki başvurularda Anayasa Mahkemesinin kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde Tazminat Komisyonuna başvurmanız gerekir. Komisyon kararına karşı tebliğden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla bölge idare mahkemesine itiraz edilebilir. Ayrıntı için Makul Sürede Yargılanma Hakkı ve Tazminat Komisyonu yazımıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
GENEL KURUL
KARAR
V. A. BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2022/100837)
Karar Tarihi: 27/4/2023
R.G. Tarih ve Sayı: 16/6/2023 – 32223
GENEL KURUL
KARAR
Başkan : …
Başkanvekili : …
Başkanvekili : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : V. A.
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, işe iade davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 24/11/2022 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Birinci Bölüm tarafından 8/12/2022 tarihinde yapılan toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün (İçtüzük) 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:
7. Başvurucu 27/2/2017 tarihinde -iş mahkemesi sıfatıyla- Kızıltepe 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) Kızıltepe Belediye Başkanlığı ve diğer davalı şirkete karşı açtığı davada, davalılar nezdinde işçi olarak çalışmakta iken iş akdine son verildiğini belirterek işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.
8. Asliye Hukuk Mahkemesi 1/10/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir.
9. İstinaf talebi üzerine Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 24/9/2020 tarihinde, taraf delilleri toplanmaksızın ve delillerin değerlendirilmeksizin karar verildiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, dosyanın yargılamaya devam edilip esas hakkında karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.
10. Bozma kararı üzerine yeniden yargılamaya başlayan Asliye Hukuk Mahkemesi 26/10/2022 tarihinde davanın reddine karar vermiştir.
11. Başvurucu 24/11/2022 tarihinde bireysel başvuru yapmıştır.
12. Başvurucu vekili istinaf talebinde bulunmuş olup dava istinaf aşamasındadır.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili Mevzuat
13. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı 30. maddesi şöyledir:
“(1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.”
14. 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun’un “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Bu Kanunun amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bazı başvuruların tazminat ödenmek suretiyle çözümüne dair esas ve usullerin belirlenmesidir.”
15. 6384 sayılı Kanun’un “Kapsam” kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir:
“(1) Bu Kanun;
a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idarehukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,
b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği, iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar.
(2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerkapsamında korunan haklara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yerleşik içtihatları doğrultusunda Ülkemiz aleyhine verilen ihlal kararlarının yoğunluğu dikkate alınmak suretiyle, (…) diğer ihlal alanları bakımından da Cumhurbaşkanı kararıyla bu Kanun hükümleri uygulanabilir.
(3) İdari nitelikteki soruşturmalardan kaynaklanan başvurular hakkında bu Kanunhükümleri uygulanmaz.”
16. 6384 sayılı Kanun’un “Anayasa Mahkemesinde bulunan bazı bireysel başvurular hakkında Komisyona müracaat” kenar başlıklı geçici 2. maddesi şöyledir:
GEÇİCİ MADDE 2- (Ek:25/7/2018-7145/20 md., Ek:28/3/2023-7445/40 md.)
“(l) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında olup, münhasıran 9/3/2023 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvurular, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Komisyon tarafından incelenir.
(2) Komisyona müracaat, müracaat edenin kimlik bilgileri ile Anayasa Mahkemesine başvuru tarihi ve numarasını içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. Dilekçeye, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruya ilişkin form, kabul edilemezlik kararı ve bu kararın tebliğine dair belge ile ihlal iddiasına ilişkin diğer bilgi ve belgeler eklenir.
(3) Müracaat evrakındaki eksikliğin giderilmesi için müracaat edene otuz günü geçmemek üzere süre verilir. Bu süre içinde, geçerli bir mazeret olmaksızın eksikliğin tamamlanmaması hâlinde müracaat reddedilir.
(4) Bu madde uyarınca Komisyona gelen müracaatlar bakımından 7 nci maddenin birinci fıkrasındaki dokuz aylık süre, on altı ay olarak uygulanır.”
2. Anayasa Mahkemesi Kararları
17. Anayasa Mahkemesi Ferat Yüksel (B. No: 2014/13828, 12/9/2018) kararında, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılan başvurularda Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna (Tazminat Komisyonu) başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı sonucuna varmış; başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvurunun kabul edilemezliğine karar vermiştir. Anılan kararda 6384 sayılı Kanun’a 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun’la eklenen geçici 2. maddeye göre Anayasa Mahkemesine yapılan ve münhasıran bu maddenin yürürlüğe girdiği 31/7/2018 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla ilgili bireysel başvuruların Tazminat Komisyonu tarafından incelenerek karara bağlanması öngörülmüştür. Tazminat Komisyonuna başvuru imkânının getirilmesine ilişkin yolu ulaşılabilir olma, başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesinin bulunup bulunmadığı yönünden inceleyerek Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemezliğine karar vermiştir.
18. Makul sürede yargılanma hakkı ile mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da icra edilmediği iddialarıyla Tazminat Komisyonunun görev alanıyla sınırlı olan 31/7/2018 tarihinden sonra da Anayasa Mahkemesine başvurular yapılmaya devam etmiştir. Anayasa Mahkemesi Nevriye Kuruç ([GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022) kararında, makul sürede yargılanma hakkı ve bu hakla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkı kapsamında Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmadan önce başvurulabilecek etkili idari veya yargısal başvuru yollarının oluşturulmadığını, bunun yapısal bir sorun olduğunu belirterek makul sürede yargılanma hakkı ile bu hakla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ve pilot karar usulünün uygulanmasına karar vermiştir.
19. Anılan kararda makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ihlalin tespiti ile bu sebeple uğranılan zararların tazminat suretiyle giderimini içeren etkili bir başvuru yolunun olmamasının bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi ile bağdaşmayacağı, Anayasa Mahkemesinin ihlal iddialarının ilk elden, doğrudan incelendiği bir merci olmadığı gibi bu şekilde bir inceleme yapılmasının bireysel başvurunun amacı ile de bağdaşmayacağı vurgulanmıştır (Nevriye Kuruç, §§ 85-87).
20. Kararda ayrıca Anayasa’nın 40. maddesi ve 148. maddesinin üçüncü fıkrası dikkate alındığında makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle ortaya çıkacak mağduriyetlerin giderilmesi için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkından önce etkili bir yola başvurma imkânı tanınması gerektiği, oluşturulacak bu başvuru yolunun ve ilgili yargısal yolların tüketilmesinden sonra Anayasa Mahkemesine başvuru imkânının olduğu belirtilmiştir (Nevriye Kuruç, §§ 88-91).
21. Söz konusu yapısal sorunun çözümü için kararın bir örneği Türkiye Büyük Millet Meclisine de bildirilmiştir. Ayrıca kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihe kadar makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılmış olan başvurular ile bu tarihten sonra kaydedilecek aynı mahiyetteki başvuruların incelenmesinin kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren dört ay süreyle ertelenmesine karar verilmiştir (Nevriye Kuruç, §§ 113, 114).
B. Uluslararası Hukuk
1. İlgili Mevzuat
22. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…”
23. Sözleşme’nin “Etkili başvuru hakkı” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
24. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yargılamaların uzun sürdüğü ve makul sürede sonuçlanmadığı gerekçesiyle çok sayıda verdiği ihlal kararlarından sonra Ümmühan Kaplan/Türkiye (B. No: 24240/07, 20/3/2012) kararında makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddialarına yönelik etkili bir başvuru yolunun olmamasının Sözleşme’nin 13. maddesini ihlal ettiğini belirtmiş ve yapısal bir sorun olduğunu belirterek pilot karar usulünü uygulamıştır. AİHM, Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına ilişkin ihlallerin Türkiye’de uzun yıllardır devam ettiğini, iç hukuk düzeninde yapısal ve sistematik bir problem oluşturduğunu, bu durumun Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ile 13. maddesine aykırılık teşkil ettiğini değerlendirmiştir. AİHM tüm bu hususları gözönüne alarak Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve 13. maddesi anlamında kararınkesinleştiğitarihtenbaşlamak üzere en geç bir yıl içinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılan mahkeme önündeki derdest başvurularla ilgili olarak iç hukuk düzeninde uygun ve yeterli bir düzeltme sağlamaya imkân verecek etkili bir hukuk yolu düzenlenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
25. AİHM, Müdür Turgut ve diğerleri/Türkiye (B. No: 4860/09, 26/3/2013) kararında, 6384 sayılı Kanun ile kurulan iç hukuk yolunun Ümmühan Kaplan/Türkiye kararında belirttiği ilkelere uygun olup olmadığını incelemiştir. AİHM yaptığı değerlendirmede 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan iç hukuk yolunun makul süre şikâyetleri ile ilgili tekrar eden başvuruların incelenmesi amacıyla uygulanan pilot karar usulünün doğrudan ve somut bir sonucu olduğunu ifade etmiştir. Türkiye’nin AİHM’in bu konudaki içtihadından çıkan ilkelere ve pilot kararda Sözleşme’nin 46. maddesi bağlamında varılan sonuçlara uygun olarak bir iç hukuk yolu oluşturduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin böylece Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiyelerine uygun olarak ve ilgili kişilerin Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerden yararlanmasını sağlayarak bir taraftan Sözleşme’nin 1. maddesinin emrettiği şekilde daha hızlı tatmin yolu sağladığı gibi diğer taraftan da benzer önemli sayıda başvuruyu incelemek zorunda kalacak olan AİHM’in iş yükünün azalmasına katkı sağladığını, böylece bu çeşit sorunları ulusal düzeyde çözerek Sözleşme sisteminde kendisine düşen görevi yerine getirmiş olduğunu not etmiştir. AİHM, 6384 sayılı Kanun ile kurulan Komisyonun başvuruculara Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına dayanarak ileri sürdükleri yargılama süresinin uzunluğu ile ilgili şikâyetlerini sunabilecekleri ve tüketilmesi gerekli bir başvuru yolu oluşturduğunu belirtmiştir.
V. İNCELEME VE GEREKÇE
26. Anayasa Mahkemesinin 27/4/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Adli Yardım Talebi Yönünden
27. Başvurucu, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılayacak geliri olmadığını beyan ederek adli yardım talebinde bulunmuştur.
28. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Şerif Ay (B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.
B. Başvurucunun İddiaları
29. Başvurucu, Asliye Hukuk Mahkemesinde 27/2/2017 tarihinde açtığı işe iade davasının devam ettiğini belirterek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
C. Değerlendirme
30. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. “
31. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” kenar başlıklı 40. maddesi şöyledir:
“Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
Kişinin, Resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”
32. Anayasa’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” kenar başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
“…Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.”
33. Anayasa’nın “Görev ve yetkileri” kenar başlıklı 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“… Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.”
34. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”
1. Genel İlkeler
35. Yukarıda anılan Anayasa ve kanun hükümlerine göre bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulabilmesi için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların öncelikle derece mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 16).
36. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir başvuru yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu ilke uyarınca başvurucunun şikâyetini öncelikle ve süresinde yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması, aynı zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş olması gerekir (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, § 17).
37. Başvuru yollarının tüketilip tüketilmediği, ilke olarak Anayasa Mahkemesine başvurunun yapıldığı tarihteki duruma bakılarak değerlendirilir. Ancak Anayasa Mahkemesi bazı durumlarda bireysel başvuru yapıldıktan sonra oluşturulan yeni başvuru yollarının tüketilmesi gerektiğine de karar verebilir. Özellikle belli bir konudaki yapısal ve sistemik sorunlara çözüm bulmak amacıyla sonradan oluşturulmuş bir yol söz konusu ise ikincillik ilkesi, o konudaki temel hak ve özgürlüklerin ihlali iddialarının -bu yol vasıtasıyla- öncelikle idari ve yargısal makamlarca değerlendirilmesine imkân tanınmasını gerekli kılabilir (Sait Orçan, B. No: 2016/ 29085, 19/7/2017, § 35).
38. Her hâlükârda bir başvuru yolunun tüketilmesinin gerekli olması için ulaşılabilir olması, ihlal iddiaları yönünden makul bir başarı şansı sunması ve yeterli giderim sağlaması gerekir. Belli bir başvuru yolunun soyut olarak belirtilen nitelikleri haiz olması yeterli değildir. Bu yolun uygulamada da anılan nitelikleri haiz olması ya da en azından haiz olmadığının kanıtlanmamış olması gerekir. Bununla birlikte soyut olarak makul bir başarı sunma kapasitesi bulunan bir yolun uygulamada başarıya ulaşmayacağına dair şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklı kılmaz. Özellikle sonradan oluşturulan ve henüz uygulaması olmayan bir başvuru yolunun bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir (Sait Orçan, § 36).
39. Dolayısıyla bireysel başvuru yapıldıktan sonra yeni bir başvuru yolunun oluşturulması hâlinde Anayasa Mahkemesinin görevi söz konusu başvuru yolunun düzenleniş şekli itibarıyla ulaşılabilir olup olmadığını, ihlal iddiaları yönünden makul bir başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama niteliğini haiz olup olmadığını değerlendirmektir (Sait Orçan, § 37).
2. İlkelerin Olaya Uygulanması
40. 6384 sayılı Kanun’a göre kurulan Tazminat Komisyonu, aynı Kanun’un 2. maddesi uyarınca ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı veya mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da icra edilmediği iddialarıyla AİHM’e yapılan başvuruları incelemekle görevlidir. Bu Kanun, makul sürede yargılama yapılmaması ile mahkeme kararlarının icra edilmemesi iddialarıyla 23/3/2013 tarihinden önce AİHM’e yapılmış başvurular hakkında uygulanmaktadır.
41. 6384 sayılı Kanun’a eklenen geçici 2. maddeye göre benzer iddialarla Anayasa Mahkemesine yapılan ve münhasıran bu maddenin yürürlüğe girdiği 9/3/2023 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvuruların da Tazminat Komisyonu tarafından incelenerek karara bağlanması öngörülmüştür.
42. 6384 sayılı Kanun’da, yargılama sürelerinin uzunluğu ve yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi konularında Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruların Tazminat Komisyonu tarafından değerlendirilerek karara bağlanmasında izlenecek yol belirlenmiştir. Sonradan açılan bu başvuru yolunun ulaşılabilirlik açısından ve başarı şansı sunma, yeterli giderim sağlama kapasitesi yönünden ayrı ayrı incelenmesi gerekir.
43. Anayasa Mahkemesi Ferat Yüksel kararında Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun etkililiğini incelemiştir. Kararda; Tazminat Komisyonuna başvuruların, başvuranın kimlik bilgilerini ve Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun tarih ile numarasını içeren bir dilekçeyle doğrudan yapılabilmesi, başvuruculardan masraf talep edilmemesi, Anayasa Mahkemesince başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde Komisyona başvurma imkânı tanıması, kişileri mali külfet altına sokmaması ve kişilere makul bir süre içinde doğrudan başvuru imkânı tanıyarak başvuruda kolaylık sağlaması nedenleriyle ulaşılabilir olduğu sonucuna varmıştır (Ferat Yüksel, § 27).
44. Anılan kararda; Tazminat Komisyonunun başvuru konusu karar veya işlemi incelemeye, başvuruyu kabul ederek icra edilebilir bir karar verebilmeye, bilgi/belgelere ulaşmaya ve bunları incelemeye yetkili olması, başvurucunun Tazminat Komisyonuna bilgi ve belge sunmasına engel bir durumun bulunmaması, Tazminat Komisyonunun yapısının kanun ile önceden belirlenmiş olması, özellikle kararlarına karşı yargı yolunun açık olması, bu kapsamda adil yargılanma hakkına ilişkin güvencelerin yargılama sırasında sağlanmasının Anayasa’nın 36. maddesi gereği zorunluluk arz etmesi ve kanun ile bu konuda sınırlama getirilmemiş olması hususları bir bütün olarak değerlendirildiğinde söz konusu başvuru yolunun düzenleniş şekli itibarıyla başvurucunun ihlal iddiaları yönünden makul bir başarı şansı sunma kapasitesi olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Ferat Yüksel, §§ 28-32).
45. Kararda ayrıca Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun başvuruculara tazminat ödenmesine imkân tanıması ve/veya bu mümkün olmadığında başka türlü telafi imkânları sunması nedeniyle potansiyel olarak yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğu sonucuna varılmıştır (Ferat Yüksel, §§ 33, 34).
3. Sonuç
46. Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere Nevriye Kuruç kararında, makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvurudan önce başvuru yapılabilecek idari veya yargısal başvuru yolunun bulunmaması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkı ile bu hakla bağlantılı 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Kararda böyle bir yolu oluşturmanın gerekliliği açıklandığı gibi bu konuda yapısal sorun olduğu tespit edilmiş ve pilot karar usulünün uygulanmasına karar verilmiştir.
47. Anılan pilot kararın yayımlanmasından sonra 6384 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun’un 40. maddesi ile değişiklik yapılmıştır. 5/4/2023 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren geçici 2. maddeye göre 9/3/2023 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı veya mahkeme kararlarının geç ya da eksik icra edildiği veya icra edilmediği iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Anayasa Mahkemesince başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilecek kabul edilemezlik kararından sonra Tazminat Komisyonuna başvuru yapılmasının yolu açılmıştır.
48. Tazminat Komisyonunun Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda verdiği tazminat miktarlarına uygun olarak tazminat miktarı belirlemesi gerektiği ve Tazminat Komisyonu kararından sonra yargısal başvuru yollarının bulunduğu dikkate alınmalıdır. Tazminat Komisyonu ve devamında yargısal yolların tüketilmesinden sonra Anayasa Mahkemesine başvuru yapılabileceği ve Tazminat Komisyonu tarafından verilen tazminatın başvurucu açısından yeterli giderim sağlayıp sağlamadığının değerlendirileceği gözönünde tutulmalıdır.
49. Öte yandan 6384 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi ile yapılan düzenlemenin Anayasa Mahkemesi önünde 9/3/2023 tarihi itibarıyla derdest olan başvurulara yönelik dönemsel bir düzenleme olduğu not edilmelidir. Anılan tarihten sonra yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasıyla yapılacak başvurular ise Nevriye Kuruç kararındaki ilkeler doğrultusunda kabul edilebilirlik kriterleri yönünden yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır.
50. Sonuç olarak 6384 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi ile yapılan değişiklik gereği 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı veya mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da icra edilmediği iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak ilk bakışta ulaşılabilir ve ihlal iddialarıyla ilgili başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğu görünen Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varılmıştır.
51. Açıklanan gerekçelerle başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,
B. Başvurunun başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
C. 6100 sayılı Kanun’un 339. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca tahsil edilmesi mağduriyetine neden olacağından adli yardım talebi kabul edilen başvurucunun yargılama giderlerini ödemekten TAMAMEN MUAF TUTULMASINA 27/4/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2022/100837 karar metni) ve 2018 tarihli emsal karar için Hukuki Haber (B. No: 2014/13828 karar metni).
2. Sona ermiş bir el koyma için önce CMK 141’deki tazminat yolu tüketilmelidir
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 23.03.2017 · B. No: 2014/16529 · Sonuç: Kabul edilemez (başvuru yollarının tüketilmemesi)
Olay. Başvurucu, uzun süren tutukluluğunun makul süreyi aştığını ve bir ceza soruşturması kapsamında aracına fiilen el konulmasının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürdü; mahkûmiyet hükmü kesinleşmişti.
Bölüm ne dedi? Bölüm, araca el konulmasına ilişkin şikâyet için CMK’nın 141. maddesindeki tazminat yolunun açık ve etkili olduğunu, bu yol tüketilmeden bireysel başvuru yapılamayacağını belirterek başvuruyu kabul edilemez buldu.
Dayanak. CMK m.141, m.142; Anayasa m.35, m.148; 6216 s. Kanun m.45/2.
Sizin için anlamı. El koyma veya tutuklama gibi bir koruma tedbiri sona ermişse, Anayasa Mahkemesine gitmeden önce ağır ceza mahkemesinde CMK 141 kapsamında tazminat davası açmanız gerekir. Tedbir hâlâ devam ediyorsa ise itiraz yolları tüketildikten sonra doğrudan bireysel başvuru gündeme gelebilir. Bu ayrım süre kaybını önler; ayrıntı için Elkoymaya İtiraz Reddedildi: Sonraki Adımlar yazımıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
Bu kararın tam metnine ücretsiz erişilebilen bir kaynakta ulaşamadık. Künyedeki bilgilerle Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası sisteminden ulaşabilirsiniz.
Kaynak: Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası (resmî karar metni; MASAK El Koyma ve Hesap Blokesi Kararları sayfamızda okunmuştur).
3. İnfaz edildikten sonra iptal edilen disiplin cezasının zararını giderecek bir yol bulunmaması etkili başvuru hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu · T. 02.04.2026 · B. No: 2021/40650 · Resmî Gazete 22.10.2026, sayı 33408 · Sonuç: İhlal (oybirliği); yapısal sorunun TBMM’ye bildirilmesi
Olay. Bir hükümlü, dilekçesindeki ifadeler nedeniyle 12 gün hücreye koyma cezası aldı ve ceza 2008’de infaz edildi. Aynı olayla ilgili başka bir hükümlünün dosyasında yürütülen kanun yararına bozma süreci sonunda ceza 2021’de iptal edildi. Başvurucu, infaz edilmiş cezanın doğurduğu maddi ve manevi zararın giderilmediğini ileri sürdü.
Genel Kurul ne dedi? Genel Kurul, hücreye koyma cezasının infazdan sonra da açık kuruma ayrılma, denetimli serbestlik, koşullu salıverilme ve iyi hâl gibi konularda sonuç doğurduğunu belirtti. Bu nedenle bir disiplin cezasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle sonradan iptal edilmesi tek başına mağduriyeti gidermez. Mevcut mevzuatta ve uygulamada bu zararı karşılayacak etkili bir hukuk yolu bulunmadığını tespit ederek, düşünceyi açıklama özgürlüğüyle bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Sorunu yapısal bularak kararı Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirdi ve başvurucuya net 40.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
Dayanak. Anayasa m.26, m.40; 5275 s. Kanun m.37, m.44, m.48; 4675 s. Kanun m.4, m.6; CMK m.141-142.
Sizin için anlamı. Bir işlem veya ceza sonradan iptal edildiği hâlde uğradığınız zararı karşılayacak bir yol yoksa, bu boşluk etkili başvuru hakkının ihlali sayılabilir. Ancak Anayasa Mahkemesi bu kararla yeni bir dava yolu açmadı; yasal düzenleme yapılması gerekiyor. Benzer durumdaysanız önce mevcut yolları kullanın ve sonuçlarını belgeleyin; bireysel başvuruda bu yolların neden etkili olmadığını göstermeniz gerekir. Kararın ayrıntısı için Hücre Cezasında Tazminat Yolu Yok haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
Bu kararın tam metni çok uzun olduğu için sayfaya almadık. Tam metne Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaynak: Olay ve gerekçe: Hukuki Haber (B. No: 2021/40650 karar metni); hüküm ve oy durumu, Resmî Gazete metnine dayanarak hazırladığımız haberimizden alınmıştır.
Ceza Yargılaması ve Kişi Hürriyeti
Ceza yargılamasına ilişkin bireysel başvurular çoğunlukla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı (Anayasa m.19) ile adil yargılanma hakkı (Anayasa m.36) kapsamında incelenir. Anayasa Mahkemesi suçun işlenip işlenmediğine karar vermez; tutuklama gerekçesinin ve yargılamadaki usul güvencelerinin yeterli olup olmadığını denetler.
4. Katalog dışı bir suçta kaçma ve delil karartma tehlikesi tartışılmadan verilen tutuklama kişi hürriyetini ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm · T. 04.03.2026 · B. No: 2024/31038 · Resmî Gazete 16.10.2026, sayı 33402 · Sonuç: İhlal (oybirliği)
Olay. Telefonla dolandırıcılık soruşturmasında başvurucunun hesabına para aktarıldığı ve banka kartlarını başka şüphelilere teslim ettiği ileri sürüldü. Başvurucu, nitelikli dolandırıcılık suçundan yargılanırken tutuklandı; tutuklamaya itirazı reddedildi. Başvurucu soruşturma sırasında adli kontrol dahil hiçbir tedbirle karşılaşmamış ve ilk duruşmaya kendi isteğiyle katılmıştı. Daha sonra tahliye edildi; yargılama devam ediyor.
Bölüm ne dedi? Bölüm, kuvvetli suç şüphesine ilişkin değerlendirmeyi temelsiz ya da keyfî bulmadı. Ancak nitelikli dolandırıcılığın CMK’nın 100. maddesinin üçüncü fıkrasında sayılan katalog suçlar arasında yer almadığını, bu nedenle kaçma veya delil karartma tehlikesinin kendiliğinden varsayılamayacağını belirtti. Mahkeme tutuklamayı büyük ölçüde suçun katalog suç olduğu kabulüne dayandırmış, somut bir kaçma veya karartma tehlikesi ortaya koymamıştı. Yalnızca muhtemel ceza miktarı da kaçma şüphesi için yeterli değildir. Bölüm, tutuklamayı zorunlu kılan nedenler gösterilmeden tutuklama kararı verildiği sonucuna vardı. Tutuklama sona erdiği için yeniden yargılamaya gerek görmedi ve başvurucuya net 100.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti. Belgeyle desteklenmeyen maddi tazminat talebini reddetti.
Dayanak. Anayasa m.19/3; CMK m.100, m.101.
Sizin için anlamı. Tutuklama kararında suçun katalog suç olduğu yazıyorsa, bunun kanundaki listeyle uyuşup uyuşmadığını kontrol edin. Katalog dışı bir suçta tutuklamaya itiraz ederken kaçma ve delil karartma tehlikesinin somut olarak gösterilmediğini, adli kontrolün neden yetersiz görüldüğünün açıklanmadığını vurgulayın. Tutuklama nedeniyle maddi tazminat isteyecekseniz kazanç kaybınızı belgeleyin; bu kararda belgesiz maddi tazminat talebi reddedildi. Ayrıntı için Katalog Dışı Suçta Tutuklama haberimize ve Nitelikli Dolandırıcılık Yargıtay Kararları sayfamıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2024/31038)
Karar Tarihi: 4/3/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 16/10/2026 – 33402
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan y. : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 8/5/2024 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar vermiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:
5. Baba ve oğul olan müştekiler kendilerini telefonla arayıp Cumhuriyet savcısı olarak tanıtan şahıslar tarafından dolandırıldıkları iddiasıyla Savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Müştekiler müracaatlarında telefondaki şahısların “Banka hesaplarınız dolandırıcıların eline geçti, Mersin genelinde operasyon yapıyoruz.” yalanıyla kendilerini kandırdığını, bu senaryoya inanarak 108.000 TL’yi şüpheli H.E.Ç.nin hesabına, 44.000 TL’yi başvurucunun hesabına gönderdiklerini beyan etmiştir. Toplamda 152.000 TL maddi zarara uğrayan müştekilerin parayı gönderdikleri hesapların ve kartların organize şekilde şüpheliler arasında el değiştirerek nihai olarak M.Y.ye ulaştırıldığının ve paranın çekildiğinin belirtilmesiyle söz konusu dolandırıcılık eylemine ilişkin olarak Mut Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatılmıştır.
6. Bu soruşturma kapsamında başvurucunun 9/1/2023 tarihinde Savcılık tarafından ifadesi alınmıştır. Başvurucu; ifadesinde müştekileri tanımadığını, suçta kullanılan telefon hattının kendisine ait olmadığını, asıl şüpheli M.Y. ile yeğeninin arkadaşı T.S. aracılığıyla tanıştığını beyan etmiştir. M.Y.nin banka hesabında sorun olduğu bahanesiyle kendisinden hesap numarasını istediğini, T.S.nin güven vermesi üzerine ikna olarak M.Y. ile hesap bilgilerini paylaştığını ve bu işlem karşılığında 500-600 TL aldığını kabul etmiştir. Ayrıca paranın suçtan elde edildiğini bilmediğini savunmuş ve suçlamaları reddetmiştir.
7. Mut Cumhuriyet Başsavcılığı 10/10/2023 tarihinde hazırladığı fezlekeyi kovuşturmayı yapacak ağır ceza mahkemesinin yargı çevresinde yer aldığı için Silifke Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.
8. Silifke Cumhuriyet Başsavcılığı 23/10/2023 tarihli iddianameyle başvurucunun kendisini kamu görevlisi olarak tanıtması suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçundan cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmıştır.
9. İddianamede başvurucunun suç işleme kastıyla ve diğer şüphelilerle fikir ve eylem birliği içinde hareket ederek nitelikli dolandırıcılık suçuna iştirak ettiği ileri sürülmüştür. Başvurucunun eylemin finansal ayağında araç olarak kullanılan banka hesabını ve kartını diğer şüphelilerin kullanımına tahsis ederek haksız menfaat teminine doğrudan aracılık ettiği iddia edilmiştir. Dosya kapsamındaki banka hareketlerinin incelemesi neticesinde müştekilerden birinin doğrudan başvurucunun hesabına 44.000 TL gönderdiği, diğer müştekinin para gönderdiği şüpheli H.E.Ç.nin hesabından da olay günü saat 12.47 ile 13.07 arasında birkaç seferde toplam 17.000 TL’nin EFT yoluyla başvurucunun hesabına aktarıldığı tespit edilmiştir. Başvurucunun organizasyon içindeki rolü bağlamında suçta kullanılan banka kartlarını ve şifrelerini bizzat diğer şüpheli E.E.ye teslim ettiği, bu kartların bir zincir şeklinde T.S. ve M.M.Ç. üzerinden M.Y.ye ulaştırıldığı ve dolandırıcılık gelirlerinin bu yöntemle tahsil edildiği savunulmuştur. Yapılan HTS analizlerinde ise başvurucunun mağdurları arayan yabancı uyruklu şahıslara ait hatlarla irtibatı bulunmasa da kartları teslim ettiği E.E. ve para transfer trafiğinde yer alan H.E.Ç. ile telefon görüşmelerinin olduğu, bu durumun şüpheliler arasındaki bağı ve iştirak iradesini doğruladığı belirtilmiştir.
10. Silifke 1. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 9/11/2023 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve kovuşturma aşaması başlamıştır.
11. 16/4/2024 tarihli ilk duruşmada başvurucunun savunması alınmıştır. Başvurucu ifadesinde kendisini sahte isimle galerici bir iş adamı olarak tanıtan asıl şüpheli M.Y.yle yeğeninin arkadaşı T.S. aracılığıyla tanıştığını, işsiz olması ve 500-1000 TL harçlık vaadi sebebiyle kötü niyet aramaksızın dört beş hesap numarasını bu şahısla paylaştığını ifade etmiştir. Yanında bulunan E.E. ve H.E.Ç.nin de hesap bilgilerini verdiğini belirten başvurucu, hesaplarına gelen paraları bazen çekip M.Y.ye teslim ettiğini, bazen de M.Y.nin telefonunu kullanarak parayı başka hesaplara transfer ettiğini, özellikle Ziraat Bankası hesabına gelen 130.000 TL’yi bankadan çekemeyince birkaç seferde gönderdiklerini anlatmıştır. Ayrıca ATM görüntülerinde M.Y.nin tespit edildiğini, bu şahsın arabasında silah görene kadar dolandırıcı olduğunu anlamadığını, suç işleme kastı bulunmadığı gerekçesiyle zararı gidermeyi kabul etmediğini ve beraatini talep ettiğini beyan etmiştir.
12. Duruşma sonunda Savcılığın başvurucunun ve diğer sanıklar H.E.Ç., E.E. ve T.S.nin tutuklanması yönündeki talebini değerlendiren Mahkeme, sanıklar E.E. ve T.S. yönünden bu talebin reddine karar vermiştir. Ancak başvurucu ve diğer sanık H.E.Ç. yönünden üzerilerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, dosya kapsamındaki mevcut delillerle desteklenen kuvvetli suç şüphesinin varlığı, eylemin 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinde sayılan katalog suçlardan olması ve öngörülen ceza miktarı nazara alındığında adli kontrol tedbirinin yetersiz kalacağı gerekçeleriyle tutuklanmalarına karar vermiştir.
13. Başvurucu 22/4/2024 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş; tutukluluğa itiraz dilekçesinde tutuklamanın en son başvurulması gereken istisnai bir tedbir olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve 5271 sayılı Kanun’un 109. maddesi gözetilerek öncelikle adli kontrol hükümlerinin uygulanması gerektiğini, kaçma, delilleri karartma veya mağdurlar üzerinde baskı kurma ihtimali olmadığını, isnat edilen suçun katalog suçlardan olmadığını ve tutuklama için öngörülen yasal şartların oluşmadığını belirtmiştir.
14. Silifke 2. Ağır Ceza Mahkemesi 25/4/2024 tarihinde atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olguların varlığı, kanunda öngörülen ceza miktarı ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı gerekçeleriyle itirazın reddine karar vermiştir.
15. Karar 7/5/2024 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.
16. Başvurucu 2/7/2024 tarihinde tahliye edilmiştir. Yargılama devam etmektedir.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
17. 5271 sayılı Kanun’un “Tutuklama nedenleri” başlıklı 100. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.
b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.
(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
2. (Ek:6/12/2019-7196/58 md.) Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80)
3. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
4.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent b, e ve f) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),
5. İşkence (madde 94, 95)
6. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
7. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
8.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),
9. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
10. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
11. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
12. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
g) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinde sayılan suçlar.
h) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen suçlar.
i) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Kadına karşı işlenen kasten yaralama suçu.
j) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen kasten yaralama suçu.
k) (Ek:10/10/2024-7528/35 md.) Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî eğitim kurumlarında yönetici, öğretmen, usta öğretici, yabancı uyruklu öğrencilerin eğitimine yönelik Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen projelerde öğretici/öğretmen veya rehber danışman; özel öğretim kurumlarında yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğretici olarak görev yapanlar ile Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî eğitim kurumları ve özel öğretim kurumlarında ders ücreti karşılığı ders okutanlara ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan öğretmenlere karşı görevleri sırasında veya görevleri sebebiyle işlenen kasten yaralama suçu.
18. 5271 sayılı Kanun’un “Tutuklama kararı” başlıklı 101. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.
(2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;
a) Kuvvetli suç şüphesini,
b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,
c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,
d) (Ek:8/7/2021-7331/14 md.) Adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını,
gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.”
19. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Nitelikli dolandırıcılık” başlıklı 158. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(1) Dolandırıcılık suçunun;
…
l) (Ek: 24/11/2016-6763/14 md.) Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle,
İşlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/19 md.; Değişik: 3/4/2013-6456/40 md.) Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.”
B. Uluslararası Hukuk
20. AİHM, Hakim Aydın/Türkiye (B. No: 4048/09, 26/5/2020) kararına konu olayda başvurucunun tutuklanmasına karar veren mahkemenin kararını isnat edilen suçun 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesi kapsamında yer alan katalog suçlardan biri olduğu iddiasına dayandırdığını ancak söz konusu terör örgütü propagandası yapma suçunun ilgili kanun maddesinde sayılan katalog suçlar arasında yer almadığını tespit etmiştir. AİHM, hâkimin bu hatalı nitelemeye dayanarak kaçma veya delilleri karartma şüphesi gibi tutuklama nedenlerinin varlığını otomatik bir yasal karine olarak kabul edip somut gerekçeleri incelememesinin ulusal mevzuata aykırılık teşkil ettiği ve bu durumun tutuklamayı hukuka aykırı hâle getirdiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir (Hakim Aydın/Türkiye, §§ 35-40).
21. AİHM; Mehdi Tanrıkulu/Türkiye (B. No: 33374/10, 19/1/2021) kararına konu olayda da başvurucuya atılı olan terör örgütü propagandası yapma suçunun katalog suçlar arasında yer almamasına rağmen yerel mahkemece hatalı bir hukuki nitelemeyle bu kapsamda değerlendirildiğini, bu hata nedeniyle mahkemenin şüphelinin kaçma, delilleri karartma veya tanıklar üzerinde baskı kurma riskinin bulunup bulunmadığını somut olgularla incelemediğini ve yersiz bir şekilde yasal karineye sığınarak tutuklama kararı verdiğini, Hükûmetin savunmasında ileri sürdüğü tekrar suç işleme riskinin Türk hukukunda geçerli bir tutuklama nedeni olarak düzenlenmediğini, zaten yerel mahkemenin gerekçeli kararında da buna değinilmediğini, 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesi uyarınca tutuklamanın orantılılık kriterini karşılaması gerektiğini, özellikle basın özgürlüğü bağlamında bu tür tedbirlerin ifade özgürlüğü üzerindeki etkisi nedeniyle ulusal makamların tutuklamanın gerekliliğini ikna edici şekilde ortaya koymakla yükümlü olduklarını ancak somut olayda bu durumun söz konusu olmadığını belirtmiştir. Sonuç olarak AİHM söz konusu suçun bir katalog suç olarak değerlendirildiği gerekçesiyle başvurucunun tutuklanmasının ulusal mevzuata yani 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesine uygun olmadığı kanaatine varmıştır (Mehdi Tanrıkulu/Türkiye, §§ 35-40).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
22. Anayasa Mahkemesinin 4/3/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
23. Başvurucu; basit ve şablon gerekçelerle tutuklandığını, tutuklama sonrası duruşma zaptının hemen verilmediğini, sisteme geç yüklendiğini, tutuklama nedenlerinin bulunmadığını, kaçma şüphesinin olmadığını, adli kontrol tedbirinin neden uygulanmadığının tartışılmadığını ileri sürerek özgürlük ve güvenlik hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.
24. Bakanlık görüşünde, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilip edilmediği incelenirken Anayasa ve mevzuat hükümleri çerçevesinde olayın kendi özel koşullarına göre değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiştir.
B. Değerlendirme
25. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun şikâyeti tutuklamanın hukuki olmadığına ilişkindir. Dolayısıyla başvurucunun iddialarının Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
26. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
a. Genel İlkeler
27. Tutuklamanın hukukiliğinin incelenmesinde dikkate alınacak genel ilkeler için bkz. Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 110-124; Zafer Özer [1. B.], B. No: 2016/65239, 9/1/2020, §§ 38-45; Eren Erdem [1. B.], B. No: 2019/9120, 9/6/2020, §§ 131-137.
b. İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
28. Somut olayda öncelikle başvurucunun tutuklanmasının kanuni dayanağı olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Başvurucu, nitelikli dolandırıcılık suçundan 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesi uyarınca tutuklanmıştır. Dolayısıyla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı vardır.
29. Kanuni dayanağı olduğu anlaşılan tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
30. Dosya kapsamında müştekilerden başvurucunun hesabına para aktarıldığı yönündeki tespitler, başvurucunun banka kartlarını diğer şahıslara teslim etmek suretiyle sürece dâhil olmuş olabileceğine dair anlatımlar ve şüpheliler arasındaki irtibata işaret edebilecek HTS verileri bir bütün olarak ele alındığında söz konusu tespitlerin soruşturma makamlarınca suçun işlendiği yönünde kuvvetli bir belirti olarak değerlendirilmesinin temelsiz ve keyfî olduğu söylenemeyecektir.
31. Diğer taraftan başvurucu hakkında uygulanan ve kuvvetli suç şüphesinin bulunması şeklindeki ön koşulu yerine gelmiş olan tutuklama tedbirinin meşru bir amacı olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir.
32. Somut olayda tutuklama kararında müsnet suçun 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinde sayılan katalog suçlardan olması, atılı suçun sabit görülmesi hâlinde alınacak ceza miktarı, suçun niteliği ve kanunda öngörülen ceza miktarına göre tutuklamadan beklenen yararın adli kontrol ile sağlanamayacak olması gerekçelerine dayanılmıştır.
33. Görüldüğü üzere tutuklama gerekçesi esas olarak isnat edilen suçun katalog suçlar arasında yer aldığı kabulüne dayanmaktadır. 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinde tutuklama nedenlerine yer verildikten sonra (3) numaralı fıkrada sayılan suçlardan birinin işlendiği konusunda kuvvetli şüphenin varlığı hâlinde şüpheli veya sanık hakkında kaçma şüphesi veya delilleri karartma tehlikesi bulunduğunun varsayılabileceği ifade edilmiştir. Ancak başvurucuya isnat edilen dolandırıcılık suçu 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında sayılan katalog suçlar arasında değildir ( bkz. § 17). Dolayısıyla mahkeme, isnat edilen suçun niteliği gereği söz konusu yasal karineye dayanamayacağı için kaçma veya delilleri karartma gibi tutuklama nedenlerinin varlığını kendiliğinden varsayamaz. Bu bağlamda suçun hatalı bir şekilde katalog suç olarak değerlendirilmesi, tutuklama kararı veren mahkemenin başvurucunun kaçma ve delilleri karartma riskinin bulunmadığına dair savunmalarını incelememesine, tutuklama nedenleri yönünden bir değerlendirme yapmamasına yol açmıştır (benzer yönde AİHM kararları için bkz. §§ 20, 21).
34. Öte yandan her ne kadar beklenen ceza miktarına ve suçun niteliğine yapılan atıflar kaçma şüphesiyle ilişkilendirilebilse de somut olayın özellikleri bu varsayımı desteklememektedir. Zira somut olayda 9/1/2023 tarihinde ifadesi alınan başvurucunun hakkında soruşturma sürecinde adli kontrol dâhil hiçbir koruma tedbiri uygulanmamıştır. Başvurucu 16/4/2024 tarihli ilk duruşmaya serbest olduğu hâlde kendi iradesiyle bizzat katılmıştır ancak bu duruşma esnasında tutuklanmıştır. İfade tarihi ile tutuklama tarihi arasında geçen sürede başvurucunun kaçma hazırlığı içinde olduğuna veya bu yönde bir eğilim taşıdığına dair tutuklama kararında herhangi bir somut tespit yer almamaktadır. Tüm bu hususlar ışığında sırf alacağı muhtemel ceza miktarından hareketle başvurucunun kaçacağı şüphesinin bulunduğu söylenemez. Ayrıca tutuklama kararında, bir diğer tutuklama nedeni olan delilleri karartma şüphesinin varlığına dair de hiçbir değerlendirme veya gerekçeye yer verilmemiştir. Sonuç olarak Mahkeme tarafından öne sürülen gerekçelerin başvurucunun tutukluluğunu haklı çıkarmak için yeterli dayanak oluşturmadığı, tutuklama tedbirini zorunlu kılan nedenlerin yeterli şekilde ortaya konulamadığı sonucuna ulaşılmıştır.
35. Varılan bu sonuç karşısında tutuklamanın ölçülü olup olmadığına ilişkin ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.
36. Açıklanan gerekçelerle tutuklamayı zorunlu kılan nedenler ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmasına karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası yönünden ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
VI. GİDERİM
37. Başvurucu; ihlalin tespitine, 100.000 TL maddi, 100.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.
38. Anayasa Mahkemesince yapılan inceleme sonucunda Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu itibarla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Başvurucu hakkındaki tutuklama tedbiri sona ermiştir. Dolayısıyla ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Diğer taraftan yalnızca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğinin tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya talebiyle bağlı olarak net 100.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekmektedir. Öte yandan başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasındaki illiyet bağına ve maddi zararına ilişkin herhangi bir belge sunmadığı için maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Başvurucuya net 100.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
D. 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 4/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2024/31038 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimizle karşılaştırılmıştır.
5. Kırılgan tanığın ifade kaydı hiçbir aşamada izletilmeden kurulan mahkûmiyet tanık sorgulama hakkını ihlal edebilir
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu · T. 24.02.2026 · B. No: 2020/9807 (2023/10094 ile birleştirilmiştir) · Resmî Gazete 22.10.2026, sayı 33408 · Sonuç: Bir suç yönünden ihlal (oy çokluğu), diğer suç yönünden ihlal yok (oybirliği)
Olay. Başvurucu, üç çocuk mağdura yönelik çocukların cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkûm edildi. Mağdurların ifadeleri çocuk izlem merkezinde kaydedilmiş, duruşmada yeniden dinlenmemişti; savunmanın tanık dinletme talepleri reddedildi. Yargıtay cinsel istismar hükümlerini bozdu ve bozmadan sonra ifade kayıtları duruşmada izletildi. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hüküm ise istinaf aşamasında kesinleşmişti.
Genel Kurul ne dedi? Genel Kurul, çocuk mağdurların sanıkla yüz yüze getirilmeden dinlenmesinin meşru bir koruma olduğunu, ancak bu beyanlar mahkûmiyetin belirleyici delili olduğunda savunmaya yeterli telafi edici güvencelerin sağlanması gerektiğini belirtti. Cinsel istismar suçu yönünden ifade kayıtlarının duruşmada izletilmesi, ilgili tanığın dinlenmesi ve itiraz imkânı gibi güvenceler yeterli bulundu ve ihlal tespit edilmedi. İstinafta kesinleşen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu yönünden ise kayıt hiçbir aşamada izletilmediği ve telafi edici güvence sağlanmadığı için tanık sorgulama hakkının ihlal edildiğine karar verildi; bu suç yönünden yeniden yargılama yapılmak üzere dosya ilk derece mahkemesine gönderildi.
Dayanak. Anayasa m.36 (adil yargılanma hakkı kapsamında tanık sorgulama hakkı).
Sizin için anlamı. Ceza davasında aleyhinize belirleyici delil, duruşmada dinlenmeyen bir tanığın kayıtlı ifadesiyse, kaydın duruşmada izletilmesini ve tanığa soru yöneltme imkânı tanınmasını açıkça talep edin; reddedilirse bunu istinaf ve temyiz dilekçelerinde de ileri sürün. Aynı dosyadaki suçlardan biri istinafta kesinleşiyorsa, o suç için bozma kararından yararlanamayacağınızı ve bireysel başvuru süresinin o kesinleşme üzerinden işleyeceğini unutmayın. Ayrıntı için Çocuk Mağdurun İfade Kaydı ve Tanık Sorgulama Hakkı haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
Bu kararın tam metni çok uzun olduğu için sayfaya almadık. Tam metne Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaynak: Olay ve değerlendirme: Hukuki Haber (B. No: 2020/9807 karar metni); oy durumu ve giderim, Resmî Gazete metnine dayanarak hazırladığımız haberimizden alınmıştır.
6. İnfaz kurumunun yayın kısıtlamasına karşı şikâyetin, başka bir karar esas alınarak süreden reddi etkili başvuru hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 05.05.2026 · B. No: 2021/29809 · Resmî Gazete 20.10.2026, sayı 33406 · Sonuç: İhlal (oybirliği); net 30.000 TL manevi tazminat
Olay. Tutuklu olan başvurucu, ceza infaz kurumunda kitap ve dergi kabulünü kısıtlayan kurum duyurularına karşı infaz hâkimliğine şikâyette bulundu. Hâkimlik, şikâyeti başvurucunun şikâyet konusu yapmadığı farklı tarihli bir kurum kararına bağlayarak süre yönünden reddetti; itiraz da reddedildi.
Bölüm ne dedi? Bölüm, süreli ve süresiz yayınlara ilişkin kurum kararlarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirtti. Duyurularda itiraz yolu ve süresi gösterilmemişti; hâkimlik başvurucunun talebi dışında bir karara dayanarak duyuruların içeriğini hiç incelemedi. Bu nedenle şikâyet yolu etkili bulunmadı ve ifade özgürlüğüyle bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verildi. Başvurucu tahliye edildiği için yeniden yargılamaya gerek görülmedi; net 30.000 TL manevi tazminata hükmedildi ve adli yardım talebi kabul edildi.
Dayanak. Anayasa m.26, m.40; 4675 s. İnfaz Hâkimliği Kanunu m.4-6.
Sizin için anlamı. Ceza infaz kurumunun yayın, ziyaret veya haberleşme kısıtlamasına karşı infaz hâkimliğine şikâyet ederken, şikâyet ettiğiniz duyuru veya kararı tarih ve sayısıyla açıkça gösterin ve öğrendiğiniz tarihi belgeleyin. Hâkimlik başka bir karara dayanarak süreden ret verirse bunu itirazda açıkça ileri sürün. Dilekçe örnekleri için Ceza ve İnfaz Hukuku Örnek Dilekçeler yazımıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2021/29809)
Karar Tarihi: 5/5/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 20/10/2026 – 33406
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, eğitim kurulu kararına karşı infaz hâkimliğine yapılan şikâyetin süre yönünden reddedilmesi nedeniyle ifade özgürlüğü ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucu, başvuru tarihinde silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçundan tutuklu olarak Gebze Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu/Kurum) bulunmaktadır.
3. Ceza İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu Başkanlığı (Eğitim Kurulu) 10/12/2019 tarihinde hükümlü ve tutukluların odalarında bulundurabilecekleri kitap ve dergi sayısının belirlenmesine ilişkin “Diğer kararlar” başlıklı bir karar almıştır. Kararın içeriği özetle şöyledir:
“… Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda, kurumumuzda barındırılan hükümlü ve tutukluların odalarında bulundurabilecekleri kitap veya dergi miktarının aşağıda belirtildiği şekilde uygulanmasına;
1- Her hükümlü tutuklu odasında, kendisine ait en fazla 20 kitap, 5 dergi ve kurum kütüphanesinden temin edeceği 3 kitap bulundurabilecektir.
2- Hükümlü/tutuklulara talepleri durumunda dergi veya kitapların bedeli mukabili hükümlü ve tutukluların emanet para hesabından karşılanması koşulu ile Ceza İnfaz Kurumumuz aracılığı ile temin edilmesine,
…
4- Her hükümlü ve tutuklu odasında, mensup olduğu dinin ibadetlerini yerine getirmesi için gerekli olan (Kuran-ı Kerim, İncil, Tevrat, Zebur) dini kitaplardan 1 (bir) adet, dini kitap mealinden 1 (bir) adet olmak üzere en fazla 2 (iki) adet bulunduracak şekilde sınırlandırılmasına, tefsir, hadis vb. dini kaynaklı kitapların kaynak kitap olarak değerlendirilmesi ve sınırlanan kitap adetine dahil edilmesine,
5- Menşe-i belli olmayan kitap ve dergi, yasak yayın taramasına engel olacak şekilde parçalanmış yada sayfaları ayrılarak gönderilmiş yayımcısı, yazarı, basım tarihi ve sayısı olmayan yayınların takibinin mümkün olmadığı hallerde kuruma sokulmaması ve ilgilisine verilmemesine,
6- Kurumumuzda barındırılan aktif olarak eğitim ve öğretime devam eden tutuklu ve hükümlülere kargo yoluyla ya da yakınları aracılığıyla dışarıdan gelen ders ve sınav hazırlık kitaplarının fiziki kontrolleri gerçekleştirilerek, eğitim ve öğretime ilişkin olup olmadıkları Eğitim Kurulu tarafından incelendikten sonra sınırlamaya tabi olmadan verilmesine,
-Kararın ilgililere tebliğine,
-Eğitim Kurulu kararının tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde Gebze İnfaz Hakimliğine itiraz edebileceğinin ilgililere bildirilmesine,
…”
4. Eğitim Kurulu 25/2/2020 tarihinde de yine kitap sayısı ve kütüphane kullanımına ilişkin esasların belirlenmesine dair “Kurumda Uygulanacak Eğitim ve İyileştirme Kararı” başlıklı bir karar almıştır. Kararın içeriği özetle şöyledir:
“… 1- Hükümlü ve tutuklulara, posta/ziyaretçileri/kargo yolu ile gönderilen ve getirilen dergi veya gazetelerin (ders kitapları hariç) kuruma kabul edilmemesine,
2- Hükümlü/tutukluların talepleri durumunda dergi veya kitapların bedeli mukabili hükümlü ve tutukluların emanet para hesabından karşılanması koşulu ile Ceza İnfaz Kurumumuz aracılığı ile temin edilmesine ve eğitim kurulunca incelenerek kendisine verilmesine,
3- Her hükümlü ve tutuklu odasında, mensup olduğu dinin ibadetlerini yerine getirmesi için gerekli olan (Kuran-ı Kerim, İncil, Tevrat, Zebur) dini kitaplardan 1 (bir) adet, dini kitap mealinden 1 (bir) adet olmak üzere en fazla 2 (iki) adet bulunduracak şekilde sınırlandırılmasına, tefsir, hadis vb. dini kaynaklı kitapların kaynak kitap olarak değerlendirilmesi ve sınırlanan kitap adetine dahil edilmesine,
4- Resmi kurumlar, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile Cumhurbaşkanı tarafından vergi muafiyeti tanınan vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler tarafından çıkarılan gazete, kitap ve basılı yayınlar mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla mahpusa ücretsiz olarak ve serbestçe verilmesine;
5- Belirtilen üst limiti aşan dergi ve kitapların oda ve koğuşlardan alınarak ilgili mahpus adına kurum deposunda muhafaza edilmesine, hükümlü/tutukluların tespit olunan sayıdan fazla dergi ve kitabı (ders kitapları hariç) oda ve koğuşlarda aynı anda bulundurmasına izin verilmemesine,
6- Hükümlü/tutuklunun tespit olunan dergi ve kitap limitinin aşmaması bakımından, kütüphane veya depoya kaldırılması için dergi veya kitap iade etmediği sürece depoya alınan kitap/dergi veya kütüphaneden yeni kitap isteminin kabul edilmemesine, iade ettiği kitap veya dergi sayısınca isteminin karşılanmasına,
7-…
-Eğitim Kurulu Kararının hükümlü/tutuklu odalarında bulunan duyuru panolarına asılmak suretiyle ilanen tebliğ edilmesine ve tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde Gebze İnfaz Hakimliğine itiraz edebileceğinin ilgilere bildirilmesine,
…”
5. Adalet Bakanlığının (Bakanlık) görüş yazısına ekli belgelerden anlaşıldığı üzere Eğitim Kurulunun 10/12/2019 tarihli kararı 11/12/2019 tarihinde, 25/2/2020 tarihli kararı da 26/2/2020 tarihinde koğuşlara asılmak suretiyle ilanen tebliğ edilmiştir. Başvurucu, her iki karara karşı 24/3/2020 tarihinde infaz hâkimliğine şikâyette bulunmuş; şikâyeti inceleyen Gebze İnfaz Hâkimliği (İnfaz Hâkimliği) 30/3/2020 tarihinde şikâyetin reddine karar vermiştir. Başvurucu anılan karara itiraz etmiş, itirazı inceleyen Gebze 1. Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) 11/5/2020 tarihinde itirazın reddine karar vermiş ve anılan Eğitim Kurulu kararlarına yönelik itiraz süreci tamamlanmıştır.
6. Akabinde Ceza İnfaz Kurumu 28/1/2021 tarihinde posta, kargo ve ziyaret yoluyla Kuruma gelen kitapların kabul edilmesine ve kütüphane kitaplarının verilmesine ilişkin bilgilendirme yazısını koğuşların ilan panolarına asmak suretiyle ilanen tebliğ etmiş ve yazı başvurucunun bulunduğu koğuşta başvurucunun da imzası alınmak suretiyle ilan panosuna asılmıştır. İmza altına alınan evrakta söz konusu duyuru içeriğine itiraz yolu ve süresine ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Söz konusu duyuru metninin içeriği şöyledir:
“*Posta, kargo, ziyaret yoluyla size gelen kitapların çıkışı yapılırken düşüm dilekçeleri mutlaka eğitim öğretim servisine yollanacak. Düşümleri biz yapacağız.
*Posta, kargo ve ziyaret yoluyla gelen kitaplar 2 ayda 1 kez, doğum günleri, dini bayramlar ve yılbaşı haricinde verilmeyecektir. Kuruma kabul edilecek kitap sayısı en fazla 5 olacaktır. Belirttiğimiz zamanlar haricinde gelen kitaplar tarafınıza verilmeyecek… Kurumda bekletilecektir.
*Koğuş içerisinde kitap kotasına azami ölçüde uyulması gerekmektedir. Aksi taktirde UYAP’ta kotanız dolu olduğu için tarafınıza verilmeyecektir.
*Kur’an-ı Kerim, Tevrat, Zebur, İncil gibi dini kitaplar kotaya dahil edilmeyecektir. Öğrenci olanlar için gelen ders kitapları da kotaya dahil edilmeyecektir.
*Posta, kargo ve ziyaret yoluyla gelen kitaplar 1/1/2021 tarihinden itibaren UYAP’tan verilmektedir. Bu sebeple kitapların girişine ve çıkışta yapılacak düşümlerine dikkat edelim.
*…Bundan sonraki süreçte kütüphane kitaplarının tarafınızda kalma süresi 2 haftadır…
Eğitim-Öğretim Servisi”
7. Diğer yandan tarihi net olarak tespit edilememekle birlikte başvurucunun bireysel başvuru formuna eklediği “Yayınların Ceza İnfaz Kurumuna Kabulüne Dair Kılavuz” başlıklı bir duyuru da önceki duyuru ile yakın tarihli olarak koğuşlardaki ilan panolarına asılmıştır.
8. Başvurucu 19/2/2021 tarihli dilekçeleri ile Eğitim Kurulunun yukarıda bahsi geçen duyurularına karşı İnfaz Hâkimliğine ayrı ayrı şikâyette bulunmuştur. Başvurucu; şikâyet dilekçelerinde söz konusu duyuruların içeriğinde yer alan kararların kanuna aykırı olduğunu ve kaldırılması gerektiğini, yapılan duyuruların usule uygun olmadığını, bu şekilde itiraz süreci ve yolu gösterilmeksizin duyuru yapılmasının kanuna aykırı olduğunu ve hak kaybına yol açtığını belirtmiştir. Başvurucunun iddiasına göre iki ayrı duyuruya yönelik şikâyet İnfaz Hâkimliği tarafından tek bir dosyada birleştirilmiştir.
9. İnfaz Hâkimliği 2/3/2021 tarihinde “… Gebze Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun 10/12/2019 tarih ve 2019/27 sayılı Eğitim Kurulu kararı ile … karar verildiği, işbu kararın hükümlü ve tutuklu odalarında bulunan ilan panolarına 11/12/2019 tarihinde asılmak suretiyle ilanen tebliğ edildiği, hükümlülerin tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde ceza infaz kurumu kararına karşı itiraz edebileceği ancak hükümlülerin yasal süreyi geçirerek 19/02/2021 tarihinde itiraz ettikleri anlaşılmakla…” gerekçesiyle başvurucunun şikâyetinin süre yönünden reddine karar vermiştir.
10. Başvurucu, İnfaz Hâkimliğinin kararına itiraz etmiş; itirazı inceleyen Ağır Ceza Mahkemesi 16/3/2021 tarihinde kararın usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle itirazı kesin olarak reddetmiştir.
11. Başvurucu, nihai kararı 18/3/2021 tarihinde öğrendikten sonra 12/4/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
12. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
13. Başvurucu adli yardım talebinde bulunmuştur. Ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.
14. Başvurucu; Eğitim Kurulunun yakın tarihlerde iki ayrı yazılı duyuru yaptığını, ilk duyurunun posta/kargo yoluyla gelen kitapların iki ayda bir verilmesine dair olduğunu, bundan bir süre sonra yapılan duyurunun ise posta/kargo yoluyla gelen gazete ve dergilerin hükümlülere verilmemesine ancak kurum aracılığıyla temin edilebileceğine ilişkin olduğunu, her iki duyuruya dair şikâyetlerini İnfaz Hâkimliğine ayrı ayrı ilettiğini ifade etmiştir. Söz konusu duyuruların farklı zamanlarda ve farklı konulara ilişkin olmasına ve ayrı ayrı şikâyette bulunmasına karşın İnfaz Hâkimliğinin şikâyet dilekçelerini birleştirdiğini, duyurularda herhangi bir itiraz süresi ve kanun yolu gösterilmediğini, bu hâliyle yapılan uygulamanın usule uygun olmadığını, duyuruların kişisel olarak tebliğ edilmeyip ilan yoluyla bildirildiğini ancak ilanda da kanun yoluna veya süresine ilişkin bir bilgi yer almadığını, buna karşın İnfaz Hâkimliğinin şikâyeti süre yönünden reddettiğini belirtmiştir. Başvurucu, hukuka uygun olmayan söz konusu ret kararı nedeniyle adil yargılanma hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia etmiştir.
15. Bakanlık görüşünde; mevcut başvuruda başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken görüş yazısında yer verilen Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
16. Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği birçok kararda hükümlü ve tutuklulara posta/kargo yoluyla gelen, ziyaretçilerin getirdiği veya hükümlü ve tutukluların kendi satın aldıkları süreli ya da süresiz yayınların ceza infaz kurumlarına kabul edilmemesi ile ilgili konuları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmiştir (ilgili kararlar için bkz. İbrahim Kaptan (2) [2. B.], B. No: 2017/30723, 12/9/2018, § 23; Recep Bekik ve diğerleri [GK], B. No: 2016/12936, 27/3/2019, § 24; Ahmet Sil ve Taner Yay [2. B.], B. No: 2017/35227, 30/9/2020, § 31). Bu bağlamda başvurucunun süreli ve süresiz yayınlara yönelik alınan Kurum kararlarına ilişkin şikâyetlerinin İnfaz Hâkimliğince süre yönünden reddedilmesine yönelik iddialarının ifade özgürlüğü ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
17. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan ifade özgürlüğü ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
18. Anayasa’nın 40. maddesinde Anayasa’da güvence altına alınmış hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkı (etkili başvuru hakkı) güvence altına alınmaktadır. Etkili başvuru hakkı; anayasal bir hakkının ihlal edildiğini ileri süren herkese hakkın niteliğine uygun olarak iddialarını inceletebileceği makul, erişilebilir, ihlalin gerçekleşmesini veya sürmesini engellemeye ya da sonuçlarını ortadan kaldırmaya (yeterli giderim sağlama) elverişli idari ve yargısal yollara başvuruda bulunabilme imkânı sağlanması olarak tanımlanabilir (Y.T. [GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019, § 47; Murat Haliç [1. B.], B. No: 2017/24356, 8/7/2020, § 44).
19. Şikâyetlerin esasının incelenmesine imkân sağlayan ve gerektiğinde uygun bir telafi yöntemi sunan etkili hukuk yollarının bulunması ilgililere etkili başvuru hakkının sağlanmasının bir gereğidir. Buna göre kişilerin mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla öngörülen yargı yollarının mevzuatta yer alması tek başına yeterli olmayıp bu yolların aynı zamanda pratikte de başarı şansı sunması gerekir. Söz konusu yollara başvurulabilmesi için öngörülen koşullar somut olaylara tatbik edilirken dayanak işlem, eylem ya da ihmallerden kaynaklanan savunulabilir nitelikteki iddialar bu doğrultuda geniş şekilde değerlendirilmeli, koşulların oluşmadığı sonucuna ulaşılması durumunda ise bu durum yargı makamları tarafından ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanmalıdır (İlhan Gökhan [2. B.], B. No: 2017/27957, 9/9/2020, §§ 47, 49). Diğer bir ifadeyle bir başvuru yolunun gerek hukuken gerekse uygulamada genel anlamda etkili olması, somut olay bakımından etkili başvuru hakkına ilişkin bir müdahale bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine engel değildir (Yusuf Ahmed Abdelazım Elsayad [2. B.], B. No: 2016/5604, 24/5/2018, §§ 59-61).
20. Başvurucunun iddialarının özü Ceza İnfaz Kurumu tarafından süreli ve süresiz yayınlara ilişkin alınan ve ilan yoluyla duyurulan bilgilendirme yazılarına yönelik şikâyetinin İnfaz Hâkimliğince esastan değerlendirilmeyip süre yönünden reddedilmesidir.
21. Somut olayda Ceza İnfaz Kurumu 28/1/2021 tarihinde koğuşlarda bulunan ilan panolarına, posta/kargo ve ziyaret yoluyla kuruma gelen kitapların kabulü ve kütüphane kitaplarının verilmesine (bkz. § 6) ilişkin bir bilgilendirme yazısı asmıştır. Yine tarihi tam tespit edilememekle birlikte kısa bir süre sonra yayınların Ceza İnfaz Kurumuna kabulüne ilişkin kılavuz niteliğinde bir duyuruyu da ilan panolarına asmıştır. Başvurucu söz konusu duyurulara ilişkin 19/2/2021 tarihinde iki ayrı dilekçe ile İnfaz Hâkimliğine şikâyette bulunmuş ve bu şikâyetlerinin anılan duyurulara ilişkin olduğunu belirtmiştir. İnfaz Hâkimliği başvurucunun şikâyet dilekçelerini birleştirerek ve başvurucunun 10/12/2019 tarihli ve 2019/27 sayılı Eğitim Kurulu kararına (bkz. § 3) itiraz ettiğini belirterek söz konusu karara itiraz süresinin geçmiş olduğu gerekçesiyle şikâyetinin süre yönünden reddine karar vermiştir.
22. Öncelikle başvurucunun 19/2/2021 tarihli dilekçelerinde; 28/1/2021 tarihli duyuru ile tarihi tam olarak tespit edilemeyen sonraki duyuruya yönelik şikâyetlerini dile getirmesine karşın İnfaz Hâkimliğinin anılan şikâyetleri 10/12/2019 tarihli Ceza İnfaz Kurumu kararına hasretmesinin sebebi anlaşılamamıştır. Nitekim anılan duyuruların içeriği 10/12/2019 tarihli Ceza İnfaz Kurumu kararı ile aynı mahiyette olmadığı gibi (karşılaştırmak için bkz. §§ 3, 4-6, 7) başvurucunun da açıkça bu karara yönelik bir şikâyetini dile getirmediği, aksine şikâyet dilekçelerinde -açık bir şekilde- o tarihlerde yapılan duyurulara yönelik şikâyette bulunduğu görülmüştür. İnfaz Hâkimliği kararında ise başvurucunun şikâyetlerinin 10/12/2019 tarihli Ceza İnfaz Kurumu kararına yönelik olduğu ön kabulünden hareket edilmiş, bununla birlikte bu tespite hangi gerekçelerle varıldığına yönelik bir değerlendirmeye yer verilmemiştir.
23. Diğer yandan 28/1/2021 tarihli ve sonraki tarihli duyurularda, anılan duyuruların içeriğine itiraz edilebileceğine, söz konusu itiraza ilişkin kanun yollarına ve itirazın süresine dair bir bilgiye yer verilmediği görülmüştür. -İnfaz Hâkimliğinin gerekçesinde yer alan 10/12/2019 tarihli karar ile başvurucunun bireysel başvuruya konu ettiği duyuru metinlerinin içeriğinin bire bir aynı olmadığı da gözönüne alındığında- itiraz yollarına ve süresine ilişkin bir bilgi içermeyen ve mahpusların süreli ve süresiz yayınlara erişimi ile kullanımına ilişkin düzenlemeler ve kısıtlamalar ihtiva eden söz konusu duyuru metinlerine yönelik şikâyetlerin hangi gerekçe ile süre yönünden reddedildiğinin de yargı mercilerinin kararlarında yer almadığı anlaşılmıştır. Nitekim başvurucunun esas şikâyeti de başvuruya konu kısıtlamaların böyle bir duyuru usulüyle yapılamayacağı, anılan duyurularda itiraz yolları ve süresine ilişkin bilgilerin yer almadığına yöneliktir.
24. Bu kapsamda öncelikle başvuruya konu olayda İnfaz Hâkimliğince yapılması gereken başvurucunun şikâyetine uygun olarak şikâyete konu duyuruların içeriği ile ilgili inceleme yapmak ve anılan duyuruların içeriğinde yer alan kararların Anayasa’ya, Anayasa Mahkemesi içtihatlarına (Özkan Kart [1. B.], B. No: 2013/1821, 5/11/2014; İbrahim Kaptan (2), §§ 22-37) ve ilgili mevzuata uygunluğunu denetleyerek sonucuna göre bir karar vermektir.
25. İncelenen olayda ise İnfaz Hâkimliği gerekçeli kararında şikâyete konu olmayan 10/12/2019 tarihli Ceza İnfaz Kurumu kararını dikkate alarak süre yönünden bir değerlendirme yapmış, başvurucunun şikâyetine konu 28/1/2021 tarihli ve sonraki tarihli duyuru metinlerine yönelik herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Ayrıca İnfaz Hâkimliğinin şikâyete konu duyurular ile kararında yer alan 10/12/2019 tarihli Ceza İnfaz Kurumu kararı arasındaki bağlantının ne olduğu, hangi sebeple şikâyet konusu duyurular yerine 10/12/2019 tarihli kararı denetlemeyi tercih ettiğini izah etmediği de görülmüştür.
26. Bu doğrultuda başvurucu, ceza infaz kurumlarının uygulama ve kararlarına karşı olağan başvuru yolu olarak belirlenen ve şikâyet makamı olan İnfaz Hâkimliğine başvuruda bulunabilmişse de şikâyet makamı gerekçeli kararında başvurucunun talep ve iddialarının dışında değerlendirme yapmış; şikâyete konu duyuruların esası hakkında herhangi bir inceleme ve araştırma yapmamış ve başvurucunun süreli ve süresiz yayınlara erişiminin sınırlandırılması şeklindeki müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğunu ve müdahalenin orantılı olup olmadığını değerlendirmemiştir. Buna göre Anayasa Mahkemesi mevcut başvurunun koşullarında şikâyet makamı olan İnfaz Hâkimliğinin etkili olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
27. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde teminat altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
28. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile miktar ve tür belirtmeksizin tazminat talebinde bulunmuştur.
29. Başvurucunun Ceza İnfaz Kurumundan tahliye olduğu anlaşılmakla ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmamaktadır.
30. Eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin sonuçlarının bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi için başvurucuya manevi zararları karşılığında net 30.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,
B. İfade özgürlüğü ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
C. Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde teminat altına alınan etkili başvuru hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
D. Başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,
E. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin bilgi için Gebze İnfaz Hâkimliğine (E.2021/380, K.2021/445) ve Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 5/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/29809 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin günlük takip tablomuzla karşılaştırılmıştır.
Adil Yargılanma: Mahkemeye Erişim ve Gerekçeli Karar
Adil yargılanma hakkı (Anayasa m.36) kapsamındaki şikâyetler bireysel başvuruların en büyük bölümünü oluşturur. Aşağıdaki üç karar, aşırı şekilci usul yorumlarının, öngörülemeyen süre hesaplarının ve esaslı iddiaların cevapsız bırakılmasının hak ihlaline yol açtığı durumları gösteriyor.
7. Arabuluculuk son tutanağında alacak kalemleri tek tek yazılmadı diye işçilik davasının dava şartı yokluğundan reddi mahkemeye erişim hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 18.05.2026 · B. No: 2023/33449 · Resmî Gazete 20.10.2026, sayı 33406 · Sonuç: Mahkemeye erişim hakkı ihlali (oybirliği); makul süre şikâyeti kabul edilemez
Olay. İş sözleşmesi askerlik nedeniyle sona eren işçi kıdem tazminatı ve fazla mesai alacakları için dava açtı ve ilk derece mahkemesi davayı kabul etti. Bölge adliye mahkemesi ise arabuluculuk son tutanağında uyuşmazlığın yalnızca “işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanan” diye yazıldığını, alacakların tek tek belirtilmediğini kabul ederek davayı dava şartı yokluğundan usulden reddetti.
Bölüm ne dedi? Bölüm, belirleyici olanın işçilik alacaklarının arabuluculuk görüşmelerinde fiilen konu edilip edilmediği olduğunu belirtti. Görüşmede kıdem tazminatı ve fazla mesai talep edilmiş ve işveren buna itiraz etmemişti. Son tutanaktaki genel ifadenin somutlaştırılması yükünün tamamen işçiye yüklenmesi aşırı şekilci ve ölçüsüz bulundu; mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verildi ve yeniden yargılamaya hükmedildi. Tazminat talebi reddedildi. Yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyet ise Tazminat Komisyonu yolu tüketilmediği için kabul edilemez bulundu.
Dayanak. Anayasa m.36; 7036 s. İş Mahkemeleri Kanunu m.3 (dava şartı arabuluculuk).
Sizin için anlamı. Arabuluculuk başvurusunda ve son tutanakta talep ettiğiniz her alacak kalemini, örneğin kıdem, ihbar, fazla mesai, yıllık izin ücretini, ayrı ayrı yazdırmaya özen gösterin; bu, sonradan çıkabilecek dava şartı tartışmasını baştan önler. Tutanak genel ifadeli kaldıysa, görüşmede bu alacakların konuşulduğunu gösteren yazışma ve belgeleri saklayın. Ayrıntı için Kıdem ve İhbar Tazminatı Yargıtay Kararları ve Fazla Mesai Yargıtay Kararları sayfalarımıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2023/33449)
Karar Tarihi: 18/5/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 20/10/2026 – 33406
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru; işçilik alacaklarına ilişkin açılan davanın ara bulucuya başvurulmadığı gerekçesiyle dava şartı yokluğundan reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
2. Başvurucu, işçi olarak çalışmaktayken iş akdinin askerlik nedeniyle feshedilmesi üzerine fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 500 TL kıdem tazminatı ve 500 TL fazla mesai ücreti alacakları olmak üzere toplam 1.000 TL’nin faizleri ile tarafına ödenmesi talebiyle Afyonkarahisar İş Mahkemesinde (Mahkeme) 28/9/2018 tarihinde dava açmıştır.
3. Mahkeme davanın kabulüne, net 5.917,11 TL kıdem tazminatının iş akdinin feshedilme tarihinden itibaren işletilecek ve hesaplanacak en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesine, net 2.308,05 TL fazla mesai alacağından 500 TL’nin dava tarihinden, bakiye kısmın ıslah tarihinden itibaren işletilecek en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesine karar vermiş; kararın gerekçesinde, başvurucunun iş akdinin askerlik dolayısıyla feshedilmesi nedeniyle kıdem tazminatına hak kazandığını ve başvurucunun tanığının anlatımlarına göre fazla mesai yaptığının kabul edildiğini belirtmiştir.
4. Davalı işveren tarafından bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Konya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) davalının istinaf başvurusunun kabulü ile Mahkeme kararının kaldırılmasına ve ara buluculuğa ilişkin dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 2/6/2018 tarihli ve 30439 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) 23. maddesinin (3) numaralı fıkrasında başvurunun dilekçe ile veya bürolarda bulunan formların doldurulması suretiyle yahut elektronik ortamda yapılabileceğinin düzenlendiğini belirtmiştir. Başvuru formu uygulamasının başladığı 2/6/2018 tarihinden sonraki başvurularda başvuran ve özellikle başvuru, ara buluculuk ile görevli mahkemenin memuruna yapılmış ise görevli memurun başvuru formundaki eksiklikleri giderecek uyarılarda bulunması ve başvuru formu içeriğine itibar edilerek sonuca gidilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Anlaşmazlıklara ve tereddütlere meydan verilmemesi için ara buluculuk tutanağında tarafların anlaştıkları ya da anlaşamadıkları alacak kalemlerinin tek tek belirtilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi 2/6/2018 tarihinden sonra düzenlenen tutanakta yer alan “işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanan” ibaresinin yeterli olmadığını, dosya içinde mevcut olan ara bulucu başvuru formunda da “işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanan” ibaresinin olduğunu, bu nedenle Mahkeme tarafından ara buluculuk tutanağında yer almayan alacaklar açısından dava şartı yokluğundan ret kararı verilmesi gerekirken esasa ilişkin hüküm kurulmasının isabetli olmadığını belirterek dava şartı yokluğundan davanın usulden reddi yönünde hüküm kurmuştur.
5. Başvurucu, nihai kararı 21/3/2023 tarihinde öğrendikten sonra 19/4/2023 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
6. Başvurucu; usulüne uygun olarak işaretlenen el yazılı ve ıslak imzalı ara buluculuk ön başvuru formunun ara buluculuk dosyasında eski usul başvuru formu ekinde yer almasına rağmen davanın usulden reddedildiğini, anlaşmazlık tutanağında her bir alacak kaleminin açıkça gösterilmemesinin ara bulucunun hatasından kaynaklandığını belirterek hak arama hürriyetinin ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.
7. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun iddiaları mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir.
8. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
9. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa’nın 36. maddesine “adil yargılanma” ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).
10. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen [2. B.], B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).
11. İşçilik alacaklarına ilişkin davanın dava şartı yokluğundan reddedilmesi suretiyle uyuşmazlığın esasının incelenmemesi mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmektedir. Hak arama özgürlüğüne yapılan bu müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen şartlara (kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama) uygun olmadığı takdirde Anayasa’nın 36. maddesinin ihlalini teşkil edecektir.
12. Başvuru konusu olaya ilişkin verilen ara bulucuya başvurulmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddi kararı 12/10/2017 tarihli ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesine dayanılarak verildiğinden müdahalenin kanun tarafından öngörülme ölçütünün karşılandığı görülmüştür. Söz konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, ara bulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak düzenlenmiştir. 7036 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (2) numaralı fıkrasında da ara bulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verileceği kurala bağlanmıştır. Diğer yandan iş ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıkların daha kısa sürede, daha az masrafla ve işçi ile işverenin eşit bir düzeyde tatmini sağlanarak yargıya taşınmadan çözümlenmesi için ara buluculuğun dava şartı olarak düzenlenmesinin meşru bir amacının olduğu da açıktır. Bu itibarla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin ölçülü olup olmadığı ve başvurucuya ağır bir yük getirip getirmediği hususlarının değerlendirilmesi gerekir.
13. Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruya konu Ferhat Küçük ([2. B.], B. No: 2020/19910, 24/10/2024) kararında işe iade talebiyle açılan davanın dava öncesinde ara bulucuya başvurulmadığı gerekçesiyle dava şartı yokluğundan reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, anılan kararda başvurucunun iradesine uygun olarak düzenlenen son tutanakta işe iadeye müzakere edilen hususlar arasında yer verilmesi karşısında ara buluculuk başvuru formu esas alınarak dava şartının gerçekleşmediğinin düşünülemeyeceğini belirtmiştir. Önemli olan hususun işe iadenin taraflarca ara buluculuk görüşmelerine konu edilip edilmediği olduğunu vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi, yaptığı değerlendirmeler sonucunda başvuru formunda işe iade müzakere edilecek konular arasında belirtilmese bile tarafların iradeleri ve son tutanak birlikte gözetildiğinde dava şartı olan ara buluculuğa işe iade davası öncesinde başvurulduğunu kabul etmiştir (aynı kararda bkz. § 21).
14. Söz konusu uyuşmazlıkta başvurucu, kıdem tazminatı ve fazla çalışma ücretinin ödenmesi talebini içerecek şekilde ara buluculuk başvurusunda bulunmasına rağmen Bölge Adliye Mahkemesinin ara buluculuk başvurusunda bulunulmadığı gerekçesiyle esasını incelemeksizin davayı reddetmesinden yakınmıştır.
15. Bölge Adliye Mahkemesi, Yönetmelik’in yayımlandığı 2/6/2018 tarihinden sonra yapılan ara buluculuk başvurusunda ara buluculuk tutanağında yer almayan alacaklar açısından dava şartı olan ara bulucuya başvurma şartının yerine getirilmediği gerekçesiyle davayı usulden reddetmiştir.
16. İhtilaf dava konusu, alacak talepleri bakımından ara buluculuk dava şartının yerine getirilip getirilmediğine ilişkindir. 7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 17. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ara buluculuk faaliyeti sonunda tarafların anlaşamadıklarının tutanak ile belgelendirileceği ve bu belgenin ara bulucu tarafından düzenlenerek ara bulucu ve taraflarca imzalanacağı hüküm altına alınmıştır. Öte yandan 6325 sayılı Kanun’un 17. maddesinin (3) numaralı fıkrasında ara buluculuk faaliyeti sonunda düzenlenen tutanağa, faaliyetin sonuçlanması dışında hangi hususların yazılacağına tarafların karar vereceği, ara bulucunun bu tutanak ve sonuçları konusunda taraflara gerekli açıklamaları yapacağı ve taraflar hazır değilse her türlü iletişim vasıtasını kullanarak hazır bulunmayan tarafları bilgilendireceği kuralına yer verilmiştir.
17. Başvurucu, iş akdinin feshedilmesi üzerine 10/8/2018 tarihinde Afyonkarahisar Ara Buluculuk Bürosuna başvurmuştur. Taraflar arasındaki uyuşmazlık için ara bulucu seçildikten sonra ara buluculuk görüşmeleri yürütülmüştür. 3/9/2018 tarihli “ara buluculuk anlaşmama belgesi” başlıklı tutanakta, ara buluculuk konusu uyuşmazlık “işçi-işveren uyuşmazlığı” olarak belirtilmiştir. Anılan tutanakta işveren tarafının telefonda, başvurucunun hiçbir alacağı olmadığını, aksine başvurucunun kendisinde senedi olduğunu, bu yüzden herhangi bir tazminat ödemeyeceğini beyan ettiği ifade edilmiştir. 3/9/2018 tarihli son tutanakta, taraflar arasında işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan talep konusunda yürütülen ara buluculuk sürecinin anlaşmama ile sona erdiği açıklanmıştır.
18. Ara buluculuk görüşmelerinde önemli olan işçilik alacaklarının taraflarca ara buluculuk görüşmelerine konu edilip edilmediğidir. Somut olayda 3/9/2018 tarihli “Ara Buluculuk Anlaşmama Belgesi” başlıklı tutanakta işveren tarafının telefonda başvurucunun hiçbir alacağı olmadığını, aksine başvurucunun kendisinde senedi olduğunu, bu yüzden herhangi bir tazminat ödemeyeceğini beyan ettiği ifade edilmiştir. Başvurucunun gerek kıdem tazminatı ve fazla çalışma ücreti hususunun müzakere konusu yapılmasına yönelik iradesinin bulunması gerekse de işverenin bu hususa yönelik itirazının olmadığı dikkate alındığında söz konusu işçilik alacak kalemlerinin müzakere edilmediğinden söz etmek mümkün değildir. Bu anlamda Bölge Adliye Mahkemesinin tutanakta yer alan “işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanan” ibaresinin yeterli olmadığına yönelik kabulü ara buluculuk kurumunun getiriliş amacıyla bağdaşmamaktadır.
19. 6325 sayılı Kanun’un 17. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarında yer alan düzenlemeler uyarınca (bkz. § 16) son tutanağın tarafların beyanına göre oluşturulması asıl ise de ara bulucunun tutanağın içeriği ve düzenlenme şekli konusunda tarafları bilgilendirmesi de gerekir. Bölge Adliye Mahkemesi, ara bulucu tarafından düzenlenen ve taraflarca imzalanan son tutanakta tutanağın içeriği ve düzenlenme şekli, bu kapsamda hangi alacak kalemleri konusunda anlaşma sağlanamadığının belirtilmesi gerektiği hususunda başvurucunun bilgilendirildiğine dair herhangi bir tespitte bulunmamıştır. Bu durumda ara bulucunun tanzim ettiği ara buluculuk son tutanağında uyuşmazlık konusunda “işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan” şeklinde genel bir ifadeye yer verilmesi ve anılan ifadenin somutlaştırılmamasına yönelik sorumluluğun yerine getirilmesinin tamamen başvurucudan beklenmesi başvurucuya aşırı külfet yüklemektedir.
20. Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde olay değerlendirildiğinde 7036 sayılı Kanun’un 3. maddesinde öngörülen dava şartı olarak ara buluculuğa başvuru zorunluluğunun gerçekleşmediğine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının başvurucunun dava açmasını zorlaştırdığı ve ara buluculuk şartına ilişkin kurallar bakımından aşırı şekilci bir yaklaşım sergilediği anlaşılmıştır.
21. Dolayısıyla Bölge Adliye Mahkemesinin işçilik alacaklarına ilişkin dava yönünden dava şartı olan ara buluculuğa başvurulmadığına ilişkin yorumunun mahkemeye erişim hakkına yönelik katı bir yorum olduğu, bu yorumun başvurucu üzerinde ağır bir külfete sebep olduğu ve bu suretle başvurucunun katlanmak zorunda kaldığı külfetin hedeflenen meşru amaçlarla karşılaştırıldığında ölçüsüz olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
22. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
23. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesinden şikâyet etmiştir.
24. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun’un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun’un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
25. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
26. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 50.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
27. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
28. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Konya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesine (E.2020/686, K.2023/254) iletilmek üzere Afyonkarahisar İş Mahkemesine (E.2018/319, K.2019/741) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
E. 1.480,40 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 41.480,40 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2023/33449 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin günlük takip tablomuzla karşılaştırılmıştır.
8. Sunulan emsal kararlar hiç tartışılmadan verilen sigorta başlangıcı kararı gerekçeli karar hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 05.05.2026 · B. No: 2021/32883 · Resmî Gazete 30.10.2026, sayı 33415 · Sonuç: Gerekçeli karar hakkı ihlali (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. Başvurucu, bir halı dokuma işyerinde 1989’da başladığı çalışmanın sigorta başlangıcı olarak tespiti için dava açtı. İlk derece mahkemesi davayı kabul etti; Yargıtay dairesi, el halıcılığı dokuma işlerinde uzun vadeli sigorta kollarının uygulanmadığına ilişkin hükmü gerekçe göstererek kararı bozdu. Bozmaya uyan mahkeme davayı reddetti ve karar onandı. Başvurucu, benzer olaylarda davaların kabul edilip onandığını gösteren emsal kararlar sunmuştu.
Bölüm ne dedi? Bölüm, mahkemelerin her iddiaya ayrıntılı cevap vermek zorunda olmadığını, ancak sonucu etkileyebilecek esaslı iddiaları karşılamaları gerektiğini belirtti. Emsal kararlara ilişkin esaslı iddiaya ne ilk derece mahkemesi ne de temyiz mercii gerekçeli bir cevap vermişti. Kanun yolu mercilerinin ilk derece kararına atıf yapabileceği kabul edilmekle birlikte, esaslı bir iddia hiç karşılanmamışsa bu atıf yeterli sayılmadı. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildi ve yeniden yargılamaya hükmedildi.
Dayanak. Anayasa m.36 (gerekçeli karar hakkı).
Sizin için anlamı. Davanızda lehinize emsal kararlar varsa bunları künyeleriyle sunun ve neden aynı sonucun verilmesi gerektiğini açıkça yazın; istinaf ve temyiz dilekçelerinde bu iddianın karşılanmadığını ayrıca belirtin. Mahkeme bu esaslı iddiayı hiç tartışmazsa, bu durum bireysel başvuruda gerekçeli karar hakkı ihlali olarak ileri sürülebilir. Sosyal güvenlik davalarına ilişkin diğer kararlar için İş Kazası Yargıtay Kararları sayfamıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2021/32883)
Karar Tarihi: 5/5/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 30/10/2026 – 33415
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, sigorta başlangıcının tespiti amacıyla açılan davada sonuca etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucu 19/9/2016 tarihinde Kırklareli İş Mahkemesinde (Mahkeme) sigorta başlangıcının tespiti talebiyle Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) aleyhine dava açmıştır. Dava dilekçesinde dava dışı anonim şirkete ait işyerinde 11/9/1989 tarihinde işe başladığını ve işe giriş bildirgesinin verildiğini belirterek 11/9/1989 tarihinde bir gün çalıştığının tespiti ile tüm sigorta kolları yönünden sigorta başlangıcının anılan tarih olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
3. Mahkeme 8/12/2017 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir. Davalı SGK, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi 28/3/2019 tarihinde istinaf başvurusunun reddine karar vermiştir.
4. Davalı SGK’nın temyiz kanun yoluna başvurması üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesi (Daire) 4/3/2020 tarihinde kararın bozulmasına hükmetmiştir. Bozma kararında davanın yasal dayanağının 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 3. maddesinin ikinci fıkrası olduğunu belirtmiştir. 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasına 9/7/1987 tarihinde yürürlüğe giren 20/6/1987 tarihli ve 3395 sayılı 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Ek ve Geçici Maddeler Eklenmesine Dair Kanun’un 1. maddesiyle eklenen (D) bendinde “El halıcılığı dokuma işlerinde çalışanlar hakkında yalnız iş kazaları ile meslek hastalıkları, analık ve hastalık sigorta kolları uygulanır. Ancak bunlar istekleri halinde malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta kolları bakımından 85 inci madde hükmüne göre isteğe bağlı sigortalı olabilirler.” düzenlemesine yer verildiğini ifade etmiştir. Sonrasında 6/8/2003 tarihinde yürürlüğe giren 29/7/2003 tarihli ve 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 57. maddesiyle söz konusu bendin ilga edildiğini, yürürlükten kaldırmaya yönelik yasama işleminin geriye yürütüleceğine ilişkin herhangi bir yasal düzenleme bulunmadığını belirterek 9/7/1987-5/8/2003 (dâhil) dönemi bakımından bentte yazılı nitelikteki hizmetin 506 sayılı Kanun hükümleri gereğince uzun vadeli sigorta kollarına tabi zorunlu sigortalılık olarak değerlendirilemeyeceğini kabul etmiştir.
5. Daire, başvurucunun 506 sayılı Kanun kapsamında malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta kolları bakımından 85. madde gereğince isteğe bağlı sigortalılık başvurusu bulunmadığını tespit etmiştir. Bu gerekçelerle Daire, başvurucunun sunduğu yazılı belgeler karşısında uyuşmazlık konusu dönemde başvurucunun işverene bağlı olarak yerine getirdiği faaliyetin el halıcılığı dokuma işi niteliğinde olup olmadığı belirlendikten sonra yapılan işin el halıcılığı kapsamında olduğunun anlaşılması hâlinde davanın reddine, aksi hâlde elde edilecek sonuca göre karar verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
6. Bozma kararına uyan Mahkeme 5/11/2020 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde işyerinin el halıcılığı dokuma işi niteliğinde faaliyet gösterdiğinin tespit edildiğini belirtmiştir. 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasının (D) bendinde yer alan yasal düzenlemeye göre dava konusu yapılan dönem itibarıyla el halıcılığı dokuma işlerinde çalışanların uzun vadeli sigorta kapsamında olmadıklarını ve işyerine, çalışma koşullarına yahut herhangi bir nedene dayalı olarak kanunda istisna da getirilmediğini ifade etmiştir. Söz konusu hükmün açık istisna getirmeyen, bağlayıcı, yasaklayıcı, emredici hüküm olduğuna, hükmü kaldıran 4958 sayılı Kanun’un 57. maddesinde ve sonrasında yürürlüğe giren 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda kanunların geriye yürüyeceğine ilişkin bir düzenleme bulunmadığına işaret etmiştir. Yasal sorumluluğunu dönemindeki mevzuata göre başvurucuyu kısa vadeli sigorta kollarına göre sigortalı olarak kuruma bildirerek yerine getirmiş olan işverene yeni sorumluluklar yüklenemeyeceğine vurgu yapmıştır. Başvurucunun söz konusu hükmün yürürlükte kaldığı dönemde kalan el halısı dokuma işi olan çalışmasının uzun vadeli sigorta kollarından sayılamayacağı sonucuna ulaşmıştır.
7. Başvurucu, Mahkeme kararına karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Aynı Daire 21/4/2021 tarihinde kararın onanmasına hükmetmiştir.
8. Başvurucu, nihai kararı 24/6/2021 tarihinde öğrendikten sonra 26/7/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
9. Başvurucu, kendisi ile aynı durumda olan kişiler tarafından açılan davaların kabul edilmesine karşın kendi davasının reddedildiğini ve emsal kararlara aykırı karar verildiğini belirterek sosyal güvenlik hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, aynı Mahkemenin kararları ile Dairenin ve (kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin kararlarını emsal olarak göstermiştir.
10. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi kararları ve somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
11. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun iddiaları gerekçeli karar hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.
12. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
13. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve buna uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmaz. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesi için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
14. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan mercinin, yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciine ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Mehmet Yavuz [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51).
15. Anayasa Mahkemesinin gerekçeli karar hakkı bağlamındaki görevi, uyuşmazlığın esası yönünden önem taşıyan meselelere ilişkin olarak yargı mercilerinin ilgili ve yeterli bir gerekçe ortaya koyup koymadıklarını incelemekten ibarettir. Anayasa Mahkemesinin mahkemelerin açıkça keyfî olmadığı veya bariz takdir hatası içermediği sürece gerekçelerini denetleme gibi bir görevi olmadığı gibi mahkeme kararlarındaki hukuka aykırılıkları gidermek de Anayasa Mahkemesinin görevi değildir (Halit Kabadağ [1. B.], B. No: 2019/3589, 23/11/2021, § 30).
16. Olayda başvurucu, halı dokuma faaliyeti yürüten işyerinde 11/9/1989 tarihinde çalışmaya başladığını belirterek sigortalılık başlangıç tarihinin tespiti amacıyla dava açmıştır. Mahkeme, davanın kabulüne hükmetmiş ise de Daire 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinin ikinci fıkrasına 3395 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen ancak 4958 sayılı Kanun’un 57. maddesiyle yürürlükten kaldırılan (D) bendi dikkate alındığında uzun vadeli sigorta kollarına tabi zorunlu sigortalılık tespiti yapılamayacağını, uyuşmazlık konusu dönemde başvurucunun işverene bağlı olarak yerine getirdiği faaliyetin el halıcılığı dokuma işi niteliğinde olup olmadığı belirlendikten sonra yapılan işin el halıcılığı kapsamında olduğunun anlaşılması hâlinde davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek bozma kararı vermiştir. Mahkeme de bozma kararına uyarak başvurucunun davasını reddetmiş, başvurucunun söz konusu hükmün yürürlükte kaldığı dönemde kalan el halısı dokuma işi olan çalışmasının uzun vadeli sigorta kollarından sayılamayacağını ifade etmiştir. Karar, Daire tarafından onanmıştır.
17. Başvurucu, bozma üzerine yapılan yargılamada 5/11/2020 tarihli duruşmada benzer yargılamalarda verilen davaların kabulüne ilişkin kararlar hakkındaki onama kararlarını Mahkemeye sunduğunu belirtmiştir. Başvurucunun 9/12/2020 tarihli temyiz dilekçesinde de emsal davalarda verilen davaların kabulüne ilişkin kararları Daire ve (kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesi tarafından onandığını ileri sürdüğü görülmüştür.
18. Başvurucunun emsal olarak gösterdiği Dairenin ve (kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin kararlarında davacıların işverene bağlı olarak yerine getirdikleri el halıcılığı dokuma işinde çalışmaya başladıkları tarihlerin tüm sigorta kollarına tabi sigorta başlangıç tarihi olarak tespitine, işe ilk giriş bildirgesinin verildiği tarihte on sekiz yaşını ikmal etmeyenler yönünden sigortalılık başlangıç tarihi olarak on sekiz yaşını ikmal ettikleri tarihlerin sigorta başlangıç tarihi olarak tespitine karar verilmiştir (Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24/2/2020 tarihli ve E.2019/3604, K.2020/1529; 2/3/2020 tarihli ve E.2019/3752, K.2020/1792; 1/10/2020 tarihli ve E.2020/3700, K.2020/5328 sayılı kararları; (kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 13/6/2017 tarihli ve E.2016/8708, K.2017/5324; 16/11/2017 tarihli ve E.2016/15755, K.2017/9339; 27/2/2020 tarihli ve E.2019/4683, K.2020/1242; 2/3/2020 tarihli ve E.2019/4248, K.2020/1321; 9/3/2020 tarihli ve E.2019/4678, K.2020/1564 sayılı kararları).
19. Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme, kanun kurallarını yorumlama, kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiğine karar verme yetkisi kural olarak yargılamayı yapan mahkemeye ait olmakla birlikte mahkemenin esasa etkili iddialara ilişkin olarak ilgili ve yeterli bir gerekçe sunması, hakkaniyete uygun yargılanmanın gerçekleşmesi adına bir zorunluluktur (Seyhan İlğaz [1. B.], B. No: 2014/7475, 17/7/2018, § 39). Mahkeme 5/11/2020 tarihli gerekçeli kararında Dairenin bozma kararına atıfla el halısı dokuma işi olan çalışmanın uzun vadeli sigorta kollarından sayılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Mahkemenin kararında aynı maddi olaya dayanılarak açılan başka uyuşmazlıklarda verilen davanın kabulüne ilişkin kararların Daire ve (kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesi tarafından onanması hususlarının tartışılmadığı anlaşılmıştır.
20. Kural olarak mahkeme kararında esasa ilişkin hususlarda yeterli gerekçe bulunması hâlinde kanun yolu mercilerince bu karara atıfla değerlendirme yapılması makul görülebilir. Mahkeme kararında gerekçe bulunmadığı hâllerde ise başvurucuların ileri sürdüğü esaslı itirazların kanun yolu mercileri tarafından gerekçeli şekilde karşılanması gerekir. Uyuşmazlıkta başvurucunun benzer davalarda davaların kabulüne karar verildiği ve kararların onandığı yönünde ileri sürdüğü iddiaya ilişkin olarak Mahkemece ve Dairece herhangi bir değerlendirme yapılmadığı görülmüştür. Diğer bir ifadeyle başvurucu ile aynı koşullar altında çok sayıda işçinin açtığı benzer davalarda davaların kabulüne ilişkin kararların onanmasına karşılık başvurucunun açtığı davada farklı uygulama yapıldığına dair iddialar yeterli şekilde açıklığa kavuşturulmamıştır.
21. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
22. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama yapılması talebinde bulunmuştur.
23. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
24. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne ya da reddine karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Kırklareli İş Mahkemesine (E.2020/74, K.2020/80) GÖNDERİLMESİNE,
D. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 5/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/32883 karar metni); ayrıca Resmî Gazete yayımına ilişkin bir haber sitesinin aktarımıyla karşılaştırılmıştır.
9. Eksik maaş farkı davalarında her ay için ayrı süre işletilerek verilen süre aşımı kararı mahkemeye erişim hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm · T. 16.09.2026 · B. No: 2021/1112 · Resmî Gazete 30.10.2026, sayı 33415 · Sonuç: Mahkemeye erişim hakkı ihlali (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. Memurların eksik ödenen maaşları için belediye aleyhine başlatılan ilamsız icra takipleri, 694 sayılı KHK’dan sonra düşürüldü. Başvurucuların otuz gün içinde açtıkları idari davalar, eksik ödemelerin süreklilik arz etmediği ve her ayın ayrı değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle kısmen veya tamamen süre aşımından reddedildi.
Bölüm ne dedi? Bölüm, dava açma süresinin başlangıcını belirlemenin derece mahkemelerinin görevi olduğunu, kendisinin yalnızca bu yorumun hak üzerindeki etkisini denetlediğini belirtti. Süre başlangıcının her eksik ödeme için ayrı kabul edilmesi başvurucular bakımından öngörülebilir değildi. İcra takibinin kesinleşip haciz aşamasına gelinmiş olması da dikkate alınmadığından alacakların önemli bölümü elde edilemez hâle geldi. Müdahale katı ve orantısız bulundu; mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verildi ve ilgili idare mahkemelerinde yeniden yargılamaya hükmedildi. Tazminat talepleri reddedildi.
Dayanak. Anayasa m.36; İYUK m.7.
Sizin için anlamı. Kamu görevlisi olarak eksik ödenen maaş, ek ödeme veya tazminat farkları için başvuru yaparken süre hesabını en temkinli yorumla yapın ve mümkünse her dönem için ayrı ayrı süreyi gözetin. Daha önce icra yoluna gidilmiş ve takip sonradan düşürülmüşse, bu sürecin tarihlerini belgelerle ortaya koyun; bu karar, öngörülemeyen süre yorumlarının hak kaybına yol açmaması gerektiğini gösteriyor. İdari yargıda dava açma süresine ilişkin bağlayıcı kararlar için Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararları sayfamıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
… VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2021/1112)
Karar Tarihi: 16/9/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 30/10/2026 – 33415
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucular : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvurular, eksik ödenen memur maaşlarının tahsili amacıyla başlatılan ilamsız icra takiplerinin düşmesine karar verilmesi sonrasında idari yargıda açılan davaların süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucular, Ankara’nın Haymana ilçesi -12/11/2012 tarihli ve 6360 sayılı On Üç İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Altı İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca tüzel kişiliği kaldırılan- Çalış Belediye Başkanlığında (mülga Belediye) memur olarak görev yapmıştır.
3. 2002-2014 yılları arasında bazı aylara ilişkin ödenmeyen maaş alacakları ile faiz alacakları toplamının tahsili için 2014 yılında başvurucular mülga Belediye aleyhine ilamsız icra takipleri başlatmıştır.
4. İlamsız icra takipleri devam etmekte iken 6360 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca Çalış Belediyesinin tüzel kişiliği kaldırılmış, taşınır ve taşınmazları ile alacak ve borçları Haymana Belediye Başkanlığına (Belediye) devredilmiştir. Bu durum nedeniyle Haymana İcra Müdürlüğü (İcra Müdürlüğü) mülga Belediyenin borçlu olup derdest olan takip dosyalarına Belediyeyi borçlu sıfatıyla kaydetmiş, Belediyeye gönderdiği muhtıralarda borçların tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde ödenmesi gerektiğini bildirmiştir.
5. Belediye, bu muhtıraların tebliğ edilmesi üzerine Haymana İcra Hukuk Mahkemesinde (İcra Hukuk Mahkemesi) şikâyet yoluna başvurarak muhtıraların iptalini, borçlara itirazla birlikte takiplerin durdurulmasını ve icra inkâr tazminatlarına hükmedilmesini talep etmiştir. İcra Hukuk Mahkemesi Belediyenin şikâyetlerinin reddine, ilamsız icra yoluyla takipte itirazın ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra dairesine yapılacağı ve itiraz üzerine takibin duracağı, yanlış merciye yapılan itirazın ise sonuç doğurmayacağı gerekçeleriyle borca itiraz ve takibin durdurulması taleplerinin geçersiz sayılmasına, Belediyenin borçlu olmadığının tespiti yönündeki talepler yönünden Mahkemelerinin görevsizliğine farklı tarihlerde karar vermiştir. Bu kararlar, kanun yolu incelemelerinden geçerek kesinleşmiştir.
6. İlamsız icra takibi devam etmekte iken 25/8/2017 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 694 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (694 sayılı KHK) 8. maddesi ile 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 42. maddesine “İdari yargının görev alanına giren konularda ilamsız takip yoluna başvurulamaz.” hükmü, 9. maddesi ile 2004 sayılı Kanun’a geçici 13. madde olarak “İdari yargının görev alanına giren konularda, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce başlatılmış ilamsız icra takipleri hakkında, talep üzerine icra müdürünce 42 nci maddenin üçüncü fıkrası uyarınca dosya üzerinden düşme kararı verilir ve karar alacaklıya resen tebliğ edilir, Alacaklı, düşme kararının tebliğinden itibaren yedi gün içinde şikayet yoluna başvurabilir. Düşme kararının kesinleşmesinden itibaren otuz gün içinde idari yargı merciinde dava açılabilir. Düşme talebinin reddine veya düşme kararı hakkındaki şikayetin kabulüne ilişkin karar kesinleşmeden takibe devam edilemez. Birinci fıkra kapsamındaki ilamsız icra takipleri hakkında açılmış itirazın iptali veya itirazın kaldırılması davalarında talep üzerine, karar verilmesine yer olmadığına karar verilir. Tarafların yaptığı takip ve yargılama giderleri ile vekalet ücreti üzerlerinde bırakılır. Bu kararın kesinleşmesi üzerine takip dosyası icra müdürlüğüne iade edilir ve takip hakkında birinci fıkra uyarınca işlem yapılır.” hükmü eklenmiştir. Anılan KHK’nın değiştirilerek kabul edilmesine dair 7078 sayılı Kanun’da da söz konusu maddeler aynı şekilde yer almıştır.
7. İcra Müdürlüğü, Belediyenin talepleri üzerine 694 sayılı KHK’nın ilgili hükümleri gereğince icra takiplerinin düşmesine karar vermiştir. Bu kararlar üzerine başvurucular şikâyet yoluna başvurmuş, İcra Hukuk Mahkemesi şikâyetlerin reddine karar vermiştir. Bu kararlara karşı yapılan istinaf başvuruları Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi kararlarıyla esastan reddedilmiştir. Bu kararlar temyiz edilmeyerek farklı tarihlerde kesinleşmiştir.
8. Başvurucular, icra takiplerinin düşmesine ilişkin kararlar kesinleştikten sonra otuz gün içinde idare mahkemelerine dava açmıştır. Dava dilekçelerinde 694 sayılı KHK ile 2004 sayılı Kanun’a eklenen maddeler uyarınca düşmesine karar verilen icra takiplerine konu ettikleri asıl alacak ve ferîleri toplam tutarının icra takibi tarihlerinden itibaren talep edilen asıl alacaklara kamu alacaklarına uygulanacak olan en yüksek banka mevduat faizi işletilmek suretiyle taraflarına ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.
9. İdare mahkemeleri davalarda talep edilen eksik maaş ödemelerine dair alacakların ilişkin oldukları aylara göre değerlendirme yapmış ve davaların kısmen veya tamamen süre aşımı nedeniyle reddine karar vermiştir. Kararlarda başvurucuların 2002-2014 yılları arasında süreklilik arz etmeyen bazı aylarda maaşının eksik ödendiği ve her ay yapılan bir eksik ödemenin söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Eksik ödemenin süreklilik arz etmemesi sebebiyle kendilerine eksik ödeme yapıldığını ya da hiç ödeme yapılmadığını en geç başvurucuların aylıklarını aldığı tarihlerde öğrendiğinin kabulü gerektiği açıklanmıştır. Aylıkların alındığı tarihlerden itibaren altmış gün içinde doğrudan veya idareye yapılacak başvurunun reddi üzerine 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. maddesinde öngörülen sürelere uyularak dava açılması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Mahkemelerce başvurucuların icra takibi başlattıkları tarihler idareye başvuru tarihi olarak kabul edilmiş; bu tarihe göre süresinde talep edilen alacakları varsa ödenmesi gerektiği, bu tarihe göre süresinde olmayan alacakları için açtıkları davada süre aşımı bulunduğu sonucuna varılmıştır. Bu kararlara karşı yapılan istinaf başvuruları Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin farklı tarihli kararlarıyla kesin olarak reddedilmiştir.
10. Başvurucular, nihai kararı farklı tarihlerde öğrendikten sonra süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
11. 2021/3085, 2021/31451 ve 2021/31453 sayılı başvuruların konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2021/1112 sayılı bireysel başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2021/1112 sayılı bireysel başvuru dosyası üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir.
12. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
13. Başvurucular, maaşların eksik ödendiğine dair kendilerine bir tebligat yapılmaması sebebiyle bu hususu ve nedenlerini bilmelerinin mümkün olmayacağını, eksik yapılan ödemeleri öğrendikten sonra mülga Belediye aleyhine ilamsız icra takibi başlattıklarını, mülga Belediyenin borca itirazı olmadığını ve icra takibinin kesinleştiğini belirtmiştir. Mülga Belediye kayıtlarında eksik maaş ödemelerinin ödenecek borçlar arasında gösterildiğini, buna rağmen Mahkemece icra takibi, haciz işlemleri, adli yargı süreci ve KHK süreci dikkate alınmadan karar verildiğini vurgulamıştır. 694 sayılı KHK’nın yürürlüğe girdiği tarih öncesinde ilamsız icra takibine gidilebildiğine, idare mahkemesine dava açılmasının zorunlu olmadığına dikkat çeken başvurucular davayı 694 sayılı KHK’da yer verilen otuz günlük süre içinde açtıklarını belirterek Mahkemenin aşırı şekilci yorumu neticesinde davalarının süre aşımından reddine karar verilmesi sonucunda mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Diğer yandan istinaf kararında yeterli gerekçe bulunmaması sebebiyle gerekçeli karar hakkının, çalışmalarının karşılığı olan maaşlarının eksik ödenmesi sebebiyle mülkiyet hakkının, 694 sayılı KHK’nın geçmişe etkili olarak uygulanması ve alacaklarına kavuşamamaları sebebiyle etkili başvuru hakkının, aynı konuya ilişkin başka bir davada davacı lehine karar verilmesi ve Belediye tarafından mülga Belediye dışında başka belediyelerden devredilen memur borçlarının ödenmesi sebebiyle eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
14. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, başvurucuların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca görüşe eklenen ve Belediye tarafından hazırlanan yazıda başvuruya konu olan işçi (memur) alacaklarının ilamsız icra takibi ile talep edilemeyeceği, icra takibinin düşmesine karar verilmesinin ve sonrasında Mahkemece davanın kısmen süre aşımı nedeniyle reddedilmesinin isabetli olduğu açıklanmıştır.
15. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanında başvuru formundaki iddialarını tekrarlamıştır.
16. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucuların iddialarının adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı yönünden incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
17. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
18. Somut olayda davaların tamamen veya bazı alacaklar yönünden kısmen süre aşımından reddedilerek esasının incelenmemesi nedeniyle başvurucuların mahkemeye erişim hakkına yönelik bir müdahalede bulunulduğu görülmektedir.
19. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, mahkemeye başvuru konusunda etkili bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve yeterli fırsatlara sahip olmasını gerektirir. Özellikle hukuki ya da uygulamadaki belirsizlikler kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (Aktif Elektrik Müh. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti. [1. B.], B. No: 2012/855, 26/6/2014, § 34). Bu nedenle mahkemelerin usul kurallarını uygularken yargılamanın hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmaları gerektiği gibi kanunla öngörülmüş usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak ölçüde aşırı esneklikten de kaçınmaları gerekir (Kamil Koç [1. B.], B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 65). Bu kapsamda mevzuatta öngörülen dava açma süresine ilişkin kuralların hukuka açıkça aykırı olarak yanlış uygulanması veya bu sürelerin hatalı hesaplanması nedenleriyle kişilerin dava açma ya da kanun yollarına başvuru haklarını kullanmasına engel olunması mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 38).
20. Bu bağlamda dava açma süresinin işlemeye başladığı an mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahale ölçülülük bağlamında büyük önem taşımaktadır (Yaşar Çoban [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, § 66). Vurgulamak gerekir ki dava açma süresinin hangi tarihte başlayacağını belirlemek ve mevzuatı bu yönüyle yorumlamak görevi esasen derece mahkemelerine aittir. Bireysel başvurunun ikincillik ilkesi gereği, dava açma süresinin başlatılacağı tarihin belirlenmesi noktasında Anayasa Mahkemesinin bir görevi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu hususta üstleneceği rol, dava açma süresinin hangi tarihten itibaren başlatılması gerektiğiyle ilgili derece mahkemelerinin yorumlarının mahkemeye erişim hakkına etkisini somut olayın şartları ışığında incelemektir (Ahmet Yıldırım [1. B.], B. No: 2014/18135, 20/9/2017, § 46).
21. Somut olayda başvurucular 694 sayılı KHK (7078 sayılı Kanun) ile 2004 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler öncesinde eksik ödenen memur maaşları nedeniyle o dönemde çalışmakta oldukları mülga Belediye aleyhine ilamsız icra takipleri başlatmıştır. Bu icra takipleri devam etmekte iken İcra Müdürlüğü 6360 sayılı Kanun uyarınca mülga Belediyenin tüzel kişiliği kaldırıldığından ve söz konusu borç Kanun’da yer alan ilgili düzenlemeyle ilçe belediyesine devredileceğinden Belediyeyi borçlu olarak kaydetmiş ve muhtıra göndererek borcun yedi gün içinde ödenmesini talep etmiştir. Muhtıra üzerine Belediye şikâyet yoluna başvurmuştur. İcra Hukuk Mahkemesi 6360 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan Ankara Valiliği Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonunun 27/8/2013 tarihli kararıyla söz konusu borcun Belediyeye devredildiğini tespit etmiştir. İlamsız icra takipleri devam etmekte iken 694 sayılı KHK yürürlüğe girmiş ve Belediyenin talebi üzerine İcra Müdürlüğünce takiplerin düşmesine karar verilmiştir. Bu kararlara karşı şikâyet yoluna gidilmişse de şikâyetin reddine karar verilmiş ve bu kararların kesinleşmesi üzerine KHK düzenlemesinde yer alan otuz gün içinde başvurucular icra takiplerine konu olan alacaklarının kamu alacaklarına uygulanan en yüksek banka mevduat faiziyle birlikte ödenmesi talebiyle idari davalar açmıştır.
22. Başvurucuların uyuşmazlık ile ilgili temel iddiası, her bir eksik maaş ödemesinden söz konusu ödemelerin yapıldığı ay itibarıyla haberdar oldukları kabulüne dayanan Mahkemenin süreye ilişkin değerlendirmesinin öngörülebilir olmadığıdır.
23. Öncelikle 2577 sayılı Kanun uyarınca idari işlemin tebliği veya aynı Kanun’un 10. veya 11. maddeleri kapsamında idareye yapılan başvurular üzerine açılan bir idari davanın söz konusu olmadığını not etmek gerekir. Olayda başvurucuların Belediye aleyhine başlattığı ilamsız icra takipleri devam etmekte iken 694 sayılı KHK ile 2004 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler nedeniyle takiplerin düşmesine karar verilmesi ve bu kararların kesinleşmesi üzerine açılan bir idari dava söz konusudur. Anılan KHK hükmünde alacaklının icra takibine ilişkin düşme kararının tebliğinden itibaren yedi gün içinde şikâyet yoluna başvurabileceği, düşme kararının kesinleşmesinden itibaren otuz gün içinde idari yargı merciinde dava açılabileceği belirtilmiştir. Başvurucular da ilamsız icra takiplerinin düşmesine karar verilmesi üzerine şikâyet yoluna başvurmuş, şikâyetin reddi kararları akabinde verilen istinaf başvurusunun reddine dair kararın temyiz edilmeyerek kesinleşmesi üzerine otuz günlük süre içinde idare mahkemesinde davalarını açmıştır. Bu noktada 694 sayılı KHK’da yer alan düzenlemede şikâyetin reddine dair kararın kesinleşmesi üzerine otuz gün içinde davanın açılmasının yeterli görüldüğü vurgulanmalıdır. Anılan düzenlemede 2577 sayılı Kanun’da yer alan dava açma süresine ilişkin düzenlemelerin de ayrıca uygulanacağına dair bir hüküm mevcut değildir. Eksik maaş ödemeleri akabinde başvurucular mülga Belediye aleyhine -o tarihte gidilmesi mümkün olan- ilamsız icra yoluna başvurmuştur. Mülga Belediye tarafından borca itiraz edilmemiştir. Mülga Belediyenin tüzel kişiliğinin kaldırılması sonrasında takiplere Belediye aleyhine devam edilmiş ve haciz işlemlerine kadar gelinmişse de KHK düzenlemeleri nedeniyle icra takiplerinin düşmesine karar verilmiş ve uyuşmazlıklar idari yargıya taşınmıştır. İdare mahkemelerince davanın 694 sayılı KHK’da belirlenen süre içinde açılmış olması yeterli görülmemiştir. Başvurucuların ilamsız icra takibi başlattığı tarihi idareye başvuru tarihi olarak kabul eden idare mahkemeleri, eksik maaş ödemelerinin bazı aylarda söz konusu olduğundan ve süreklilik arz etmediğinden bahisle başvurucuların eksik ödemeleri maaşların ödendiği tarihler itibarıyla öğrendiği yorumunda bulunmuştur. Mahkemenin süreye ilişkin yorumunda, KHK düzenlemeleri öncesinde idari yargının konusuna giren alacaklar için de ilamsız icra takibi yoluna gidilebildiği, somut olayda borca itiraz edilmemesi üzerine takiplerin kesinleşerek haciz aşamasına kadar ilerlendiği hususlarının dikkate alınmadığı anlaşılmıştır.
24. Bu durumda icra takibinin düşmesine ilişkin kararın kesinleşmesi üzerine KHK’da belirlenen otuz günlük süre içinde açılan idari davada, eksik ödemelerin sürekli olmadığı gerekçesiyle başvurucuların her bir eksik ödemeyi ait olduğu ayda maaş ödemesiyle öğrendiği kabulüyle davanın süresinde olmadığının değerlendirilmesinin başvurucular açısından öngörülebilir olmadığı kabul edilmelidir. Ayrıca ilamsız icra takiplerinin kesinleştiği ve haciz aşamasına kadar gelindiği dikkate alındığında başvurucular açısından yüksek oranda başarı şansı sunduğu değerlendirilen ilamsız icra takibi sürecinin düşme ile sonuçlanması sonrasında açılan idari davaların kısmen veya tamamen süre aşımı nedeniyle reddedilmesiyle gerçekleştirilen müdahale nedeniyle alacakların önemli bir kısmının elde edilmesi imkânsız hâle gelmiştir.
25. Dolayısıyla idare mahkemelerinin dava açma süresinin başladığı tarihi belirlemesine ilişkin öngörülebilir olmayan yorumunun mahkemeye erişim hakkına yönelik katı bir yorum teşkil ettiği, bu yorumun başvurucular üzerinde ağır bir külfete sebebiyet verdiği, bu suretle başvurucuların katlanmak zorunda kaldığı külfetin hedeflenen meşru amaçlarla karşılaştırıldığında orantısız olduğu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak başvurucuların mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmıştır.
26. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
27. Başvurucuların gerekçeli karar hakkının, etkili başvuru hakkının, eşitlik ilkesinin ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürdüğü görülmekte ise de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşıldığından diğer ihlal iddiaları ile ilgili olarak bu aşamada bir değerlendirme yapılmasına gerek olmadığına karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
28. Başvurucular, ihlalin tespiti ve yeniden yargılama talebi ile maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
29. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
30. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucuların tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA,
Ç. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 1. İdare Mahkemesine (E.2019/1882, K.2021/204), Ankara 5. İdare Mahkemesine (E.2019/1603, K.2020/1441), Ankara 6. İdare Mahkemesine (E.2019/1687, K.2020/914), Ankara 11. İdare Mahkemesine (E.2019/1646, K.2020/1052) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucuların tazminat taleplerinin REDDİNE,
E. 1.950,40 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 41.950,40 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/9/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/1112 karar metni); tek ikincil kaynak.
Mülkiyet Hakkı: Vergi, İdari Para Cezası, El Koyma
Mülkiyet hakkına (Anayasa m.35) ilişkin kararlarda Anayasa Mahkemesi önce müdahalenin kanuni dayanağını ve meşru amacını, ardından ölçülülüğünü inceler. Aşağıdaki dört kararın tamamında kanuni dayanak ve meşru amaç bulunduğu kabul edildi; ihlal, kişiye aşırı bir yük yüklenmesi veya usul güvencelerinin sağlanmaması nedeniyle ölçülülük aşamasında tespit edildi.
10. Haksız kesilen verginin yıllar sonra faizsiz iadesi mülkiyet hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 18.05.2026 · B. No: 2021/22795 · Resmî Gazete 30.10.2026, sayı 33415 · Sonuç: İhlal (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. İş sözleşmesi ikale (karşılıklı sona erdirme) sözleşmesiyle sona eren bir çalışanın iş sonu tazminatından gelir vergisi kesildi. Vergi mahkemeleri ve Danıştay kesintinin açık bir vergi hatası olduğunu kabul etti ve vergi iade edildi. Kesinti tarihinden iade tarihine kadar geçen süre için açılan faiz davasında ilk derece mahkemesi tecil faizine hükmetti; bölge idare mahkemesi bu kararı kaldırıp faiz talebini reddetti.
Anayasa Mahkemesi ne dedi? Bölüm, müdahalenin kanuni dayanağı yönünden bir sorun görmedi. Ancak hukuka aykırı tahsil edilen bir tutarın yıllarca devletin elinde kaldıktan sonra enflasyon ve paranın kullanılamamasından doğan değer kaybı faiz veya benzeri bir yolla telafi edilmeden yalnızca nominal tutarıyla iade edilmesini orantısız buldu. Danıştay’ın bu yönde oluşan içtihadını da dikkate alarak mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi ve dosyayı yeniden yargılama için ilgili bölge idare mahkemesine iletilmek üzere ilk derece vergi mahkemesine gönderdi.
Dayanak. Anayasa m.35; VUK m.112, m.116-126 (düzeltme ve açık vergi hatası).
Sizin için anlamı. Haksız kesilen ya da tahsil edilen bir vergi size yıllar sonra faizsiz iade edildiyse, iade tarihine kadar geçen süre için faiz talebinizi ayrıca ileri sürün ve reddedilirse yolları tüketip bireysel başvuruyu değerlendirin. Karar kendiliğinden herkese faiz ödenmesi sonucunu doğurmaz; her dosyada talep ve dava gerekir. Süreler ve izlenecek yol için Haksız Kesilen Vergi Faiziyle mi İade Edilir? yazımıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
Bu kararın tam metni çok uzun olduğu için sayfaya almadık. Tam metne Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/22795 karar metni); ayrıca Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimiz.
11. Güvenlik bariyeri yüzünden kullanılamayan dükkânda kira kaybı “muhtemel zarar” sayılarak reddedilemez
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm · T. 18.05.2026 · B. No: 2021/22274 · Resmî Gazete 20.10.2026, sayı 33406 · Sonuç: İhlal (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. Başvurucu, kamu görevlilerinin lojman olarak kullandığı bir binadaki dükkânları satın aldı. Güvenlik gerekçesiyle binanın önüne konulan beton bariyerler dükkânlara araç ve yaya erişimini engelledi; bariyerlerin yerine sonradan demir bariyerler konulduğu ileri sürüldü. Bu süre boyunca dükkânlar kiraya verilemedi. Başvurucunun kira kaybı için açtığı tam yargı davası, zararın kesin değil muhtemel olduğu gerekçesiyle reddedildi; istinaf başvurusu da reddedildi.
Anayasa Mahkemesi ne dedi? Bölüm, bariyerlerin terör olaylarının yaşandığı bir ortamda kamu görevlilerinin güvenliğini sağlamak gibi meşru bir amaca dayandığını ve elverişli ile gerekli olduğunu kabul etti. Ancak idare mahkemesinin, başvurucunun diğer kişilerden farklı ve olağandışı bir yük altına girdiğini kabul ettiği hâlde zararı muhtemel sayarak fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden yararlanmasını engellediğini belirtti. Taşınmazın kullanımının kısıtlanması başlı başına zarardır; miktarının hesaplanmasının güç olması zararı muhtemel kılmaz. Bariyerin beton ya da demir olması değil, kullanımın kısıtlanıp kısıtlanmadığı önemlidir. Bu nedenle adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğuna karar verdi ve dosyayı yeniden yargılama için idare mahkemesine gönderdi; tazminat talebini reddetti.
Dayanak. Anayasa m.35; 5442 s. İl İdaresi Kanunu m.32/ç; İYUK m.2/1-b (tam yargı davası).
Sizin için anlamı. Kamu güvenliği veya bir kamu hizmeti için alınan önlem mülkünüzü kullanılamaz hâle getirdiyse, idareye karşı açacağınız tam yargı davasında yalnızca kira kaybının miktarını değil, kullanımın fiilen ne zamandan ne zamana kadar kısıtlandığını da fotoğraf, tutanak ve yazışmalarla gösterin. Zararın hesaplanması güç diye talebinizin “muhtemel zarar” sayılarak reddedilmesi bu karara aykırıdır. Ayrıntı için Güvenlik Bariyeri Nedeniyle Kullanılamayan Dükkân haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2021/22274)
Karar Tarihi: 18/5/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 20/10/2026 – 33406
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, dükkân niteliğindeki taşınmazın bulunduğu ve adliye lojmanı olarak da kullanılan bina önüne güvenlik sebebiyle beton bariyerler konulduğu için taşınmazın kullanılamaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucu, Mardin’in Midyat ilçesinde bulunan ve adliye binası olarak da kullanılan taşınmazın 1 ve 2 No.lu bağımsız bölümlerini (dükkân) 30/6/2016 tarihinde satın almıştır.
3. Başvurucu, taşınmazın önünün beton bariyerlerle kapatılması üzerine bariyerlerin ne zaman ve hangi amaçla yapıldığı, ayrıca ne zamana kadar kalacağı ile ilgili bilgi almak için Midyat Kaymakamlığına (Kaymakamlık) 14/3/2018 tarihinde dilekçe yazmıştır.
4. Kaymakamlık 22/5/2018 tarihli cevabi yazısıyla bariyerlerin 28/2/2017 tarihinde güvenlik nedeniyle yoldan araçların ve kaldırımdan yayaların geçebileceği şekilde konulduğunu, bu durumun ise ne zamana kadar devam edeceğinin belli olmadığını ifade etmiştir.
5. Başvurucu 30/5/2018 tarihinde Midyat Sulh Hukuk Mahkemesinden (Sulh Hukuk Mahkemesi) bariyerlerin durumu ve özelliği, bariyerlerin başvurucunun sahip olduğu dükkânlar için bir engel oluşturup oluşturmadığını, bu nedenlerle meydana gelecek kira kaybının tespitini talep etmiştir.
6. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1/6/2018 tarihinde yaptığı keşifte tespite konu taşınmazın merkezde ve taşıt yoluna yakın mesafede olup içinin boş olduğu, yolun belirli bir kısmına kadar olan bariyerler nedeniyle dükkânlara ulaşımın kolaylıkla sağlanamadığı, aynı durumun yayalar ve taşıtlar için de söz konusu olduğu tespit edilmiştir.
7. 28/6/2018 tarihli fen bilirkişisi tarafından sunulan raporda; başvuruya konu taşınmazların bulunduğu parselin Midyat-Mardin kara yolu üzerinde olduğu, karşısında akaryakıt istasyonu, çevresinde alışveriş mağazalarının ve yoğun yerleşim yerlerinin bulunduğu belirtilmiştir. 90 cm boyunda ve 63 cm enindeki beton bariyerlerin tespite konu taşınmazın Midyat-Mardin kara yolu üzerindeki cephelerini kapatması nedeniyle kullanımını kısıtladığı ifade edilmiştir.
8. 6/7/2018 havale tarihli ek bilirkişi raporunda; adliye lojmanı olarak kullanılan binada güvenlik nedeniyle konulan beton bariyerler nedeniyle başvurucunun sahibi olduğu dükkânın önünün kullanılamadığı, beton bariyerlerin dükkânın kuzeyinde bulunan yolu tamamen kapatması nedeniyle dükkânlara araçların ve yayaların alışveriş için yaklaşmasının mümkün olmadığı, keşif tarihi itibarıyla dükkânlar kullanıma hazır durumda olsa bile dükkânların bu şekilde kullanılabilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir. 28/2/2017-30/5/2018 tarihleri arasındaki emsal dükkânlar dikkate alınarak başvurucunun taşınmazlarına ait toplam kira getirisi 25.079,74 TL olarak belirlenmiştir.
9. Başvurucu, Mardin Valiliği ve Kaymakamlığa yazdığı dilekçelerle bilirkişi raporunda hesaplanan kira bedelinin ödenmesini talep etmiştir. Başvurucu, talebinin zımnen reddedilmesi üzerine Mardin 2. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) taşınmazının beton bariyerle kapatılması nedeniyle meydana gelen zararlarının tazmini için fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 25.079,74 TL maddi tazminat talebiyle dava açmıştır.
10. İdare Mahkemesi 13/2/2020 tarihli ara kararıyla başvurucudan ve Mardin İlçe Emniyet Müdürlüğünden (Emniyet Müdürlüğü) dava konusu taşınmazların 30/6/2016 tarihinden ara kararı tarihine kadar kiraya verilip verilmediği hakkında bilgi verilmesini, Emniyet Müdürlüğünden başvurucunun taşınmazının önünde yer alan beton bariyerlerin kaldırılıp kaldırılmadığının, kaldırıldıysa tarihinin bildirilmesini istemiştir.
11. Başvurucu 24/2/2020 tarihli cevabında taşınmazlarını güvenlik nedeniyle konulan beton bariyerler dolayısıyla kiraya veremediğini, taşınmaz önündeki tedbirlerin ise devam ettiğini belirtmiştir.
12. Emniyet Müdürlüğünün 4/3/2020 tarihli cevabında beton bariyerlerin yaklaşık 6 ila 7 ay önce kaldırıldığı, taşınmazın 30/6/2016 tarihinden itibaren kiraya verilmediği ifade edilmiştir. Ayrıca taşınmazın son durumuna ait fotoğraf dosya kapsamında sunulmuştur. Söz konusu fotoğrafta binanın önünü çerçeveler şekilde ve aralıklarla demir bariyerlerin bulunduğu görülmüştür.
13. İdare Mahkemesi 19/3/2020 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;
– İdarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunu düzenleyen Anayasa’nın 125. maddesi ile ilçe sınırları içinde kamu güvenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisinin kaymakamın ödev ve görevlerinden olduğunu, bunların sağlanması için kaymakamın gereken karar ve tedbirleri alacağını düzenleyen 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 32. maddesinin (Ç) bendine yer verilmiş,
– Tam yargı davalarında öncelikle zarara yol açtığı ileri sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesinin gerekli olduğu, bu kapsamda idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması gerektiği, hizmet kusurunun bulunmadığı durumlarda kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi ve tazminata hükmedilirken de her hâlde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerektiği,
– Midyat Cumhuriyet Başsavcılığının 11/1/2017 ile 20/2/2017 tarihli yazılarıyla Kaymakamlıktan adliye lojmanı çevresinde uzman kişilerce keşif işlemleri yapılarak, alınan güvenlik önlemlerinde tespit edilen eksikliklerin giderilmesi ve öngörülecek diğer tedbirlerin alınmasının istenmesi üzerine “… Mardin yolu istikametinde, lojmanın sağ tarafındaki sokak, ana cadde üzerinde ve kaldırım üzerine bombalı araç ile saldırıya maruz kalma riski bulunduğu, mevcut belirtilen güzergahların beton bloklar kullanılmak suretiyle perdeleme yapılarak güvenliğinin sağlanabileceği…”nin belirtilmesi dolayısıyla adliye lojmanı olarak kullanılan binanın önünün başvurucuya ait dükkân niteliğindeki bölümü de kapsayacak şekilde beton bariyerlerle kapatılması nedeniyle mevzuata uygun davranan idarenin eyleminde hukuka aykırılık bulunmadığı,
– Ancak başvurucunun dükkânının önünün beton bariyerlerle kapatılmasının başvurucu açısından diğer vatandaşlardan farklı, özel ve olağandışı bir niteliğe dönüşmesi nedeniyle idarenin kusursuz sorumluluk sebeplerinden biri olan fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi gereğince başvurucunun uğradığı zararların tazmininin gündeme geldiği,
– Anayasa’nın 125. maddesi gereğince idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü tutulabilmesi için ister hizmet kusuru ister kusursuz sorumluluk sebebine dayandırılsın mutlaka bir biçimde zararın doğmuş olmasının gerektiği,
– İdari işlem veya eylem nedeniyle uğranılan maddi zararın idarece tazminine hükmedilebilmesinin zararın gerçekleşmiş, kesin ve belirli olmasını gerektirdiği, henüz doğmamış ve doğması muhtemel zararlar ile doğması kuvvetle muhtemel olmakla birlikte belli bir miktar olarak ispatlanamayan zararların idare hukuku ilkelerine göre tazmininin mümkün olmadığı,
– Ara kararına verilen cevaplara göre dava konusu taşınmazın başvurucunun iktisap ettiği 30/6/2016 tarihinden cevap yazısının verildiği 4/3/2020 tarihine kadar kiraya verilmediği, hem beton bariyerlerin konulmasından hem de beton bariyerler kaldırıldıktan sonra da kiraya verilmediği dikkate alınarak kira geliri zararının doğup bunun kesinleşmiş bir zarar olmadığı, binanın önünün güvenlik gerekçesiyle kapatılmamış olması ihtimalinde başvurucuya ait bağımsız bölümlerin kiralanabileceğine ilişkin kuvvetli bir kanaatin oluşmasına yetecek bir emare ve delilin dosya kapsamında elde edilemediği, bu nedenle kira gelirinin doğmasının kuvvetli ihtimal olacağından söz edilemeyeceği ve kira alacağının muhtemel alacak kapsamında kaldığı,
– Sulh Hukuk Mahkemesince yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarındaki kira bedellerinin emsal nitelikteki taşınmazların dikkate alınması suretiyle belirlendiği, taşınmazların önünün kapatılmaması durumunda taşınmazların kesin veya kuvvetli olasılıkla kiralanabileceğini ortaya koyan bir niteliği bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
14. Başvurucu, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde; İdare Mahkemesi kararında varılan sonucun hukuka uygun olmadığını, taşınmazın önündeki beton bariyerlerin yerine demir bariyerlerin konulduğunu, demir bariyerlerin de yük kamyonlarının mağaza önüne yaklaşmasını önleyeceğini ve alışveriş yapacak kişilerin de kullanımını sınırlayacağını, bu hususu ileri sürmesine rağmen İdare Mahkemesi tarafından araştırılmadığını, yargılama sürecinin eksik yürütüldüğünü iddia etmiştir. Her ne kadar beton bariyerlerin 28/2/2017 tarihinde yapıldığı belirtilmişse de binanın önünün 8/6/2016 tarihinde Emniyet Müdürlüğüne yapılan terör saldırısı sonrasında kapatıldığını ifade etmiştir.
15. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesi 3/3/2021 tarihinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir.
16. Başvurucu, nihai kararı 25/3/2021 tarihinde öğrendikten sonra 12/4/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
17. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
18. Başvurucu; İdare Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmenin mülkiyet hakkının korunması ile bağdaşmadığını, kiralanmaya hazır durumdaki bir taşınmaz üzerinde yapılan kısıtlamanın mülkiyet hakkına yapılan bir müdahale olduğunu, İdare Mahkemesinin yaklaşımının taşınmazı üzerindeki kısıtlamanın devam ettiği müddetçe zararını hiçbir zaman tazmin edemeyeceği sonucuna götüreceğini, beton bariyerler yerine konulan demir bariyerlerin de taşınmazının kullanımını kısıtladığını, İdare Mahkemesince yeterli şekilde araştırma yapılmadığını belirterek mülkiyet hakkının, adil yargılanma hakkının ve etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
19. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde, başvurucunun temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilip edilmediği konusunda yapılacak incelemede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ile somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundaki iddialarını yinelemiştir.
20. Başvurucunun tüm iddiaları mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.
21. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
22. Somut olayda Mardin’in Midyat ilçesindeki taşınmazda yer alan dükkânların başvurucuya ait olduğu ihtilafsızdır. Dolayısıyla başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı kapsamında korunması gereken bir menfaatinin mevcut olduğu kabul edilmiştir.
23. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınan mülkiyet hakkı kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, semerelerinden yararlanma ve tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan [1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).
24. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas eden diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa’nın mülkiyet hakkına müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu belirtilmek suretiyle mülkten barışçıl yararlanma hakkına yer verilmiş; ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında genel olarak mülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten yoksun bırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân sağlanmıştır. Anayasa’nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafından mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, §§ 55-58).
25. Başvurucunun taşınmazının bulunduğu bina, adliye lojmanı olarak kullanılması nedeniyle güvenliğin sağlanması amacıyla taşınmazın önü kapatılacak şekilde beton bariyerlerle çevrilmiştir. Söz konusu bariyerler başvurucunun taşınmazına rahat bir şekilde ulaşılmasına engel olmaktadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin mülkten barışçıl yararlanma biçimindeki birinci kural kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
26. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen 13. maddesi de gözönünde bulundurulmalıdır.
27. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa’ya uygun düşebilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekir.
28. Eldeki olayda başvurucunun mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden, taşınmazın önünün beton bariyerler konulmak suretiyle kapatılması önlemi İdare Mahkemesi tarafından ilçe sınırları içinde kamu güvenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisinin kaymakamın ödev ve görevlerinden olduğunu, bunların sağlanması için kaymakamın gereken karar ve tedbirleri alacağını düzenleyen 5442 sayılı Kanun’un 32. maddesinin (Ç) bendi kapsamında değerlendirilmiştir. İdare Mahkemesince bu kurala dayanılarak beton bariyerler kullanılmak suretiyle alınan güvenlik önlemi hukuka uygun bulunmuştur. Mahkemece yapılan bu değerlendirmenin yerinde olmadığı sonucuna götürecek herhangi bir neden bulunmadığından müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu kanaatine varılmıştır.
29. Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlanabilir. Terör olaylarının sıkça yaşandığı bir bölgede, taşınmazın beton bariyerlerle çevrilmesinden kısa bir süre önce Emniyet Müdürlüğüne yapılan terör saldırısı sonrasında adliye lojmanı olarak kullanılan binanın güvenlik amacıyla bariyerlerle çevrilmesinde kamu yararının bulunduğu açıktır. Dolayısıyla bu kapsamda başvurucunun taşınmazının da bulunduğu ve adliye lojmanı olarak kullanılan binanın önünün beton bariyerlerle kapatılmasının anayasal açıdan meşru bir amaca dayandığı sonucuna ulaşılmıştır.
30. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük ilkesi temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile araç arasındaki ilişkiyi gösterir. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).
31. Ölçülülük ilkesi gereği, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Ölçülülük ilkesi gereği öngörülen amaca erişme karşısında belirli bir aracın kullanılması ilgililere ölçüsüz yükümlülükler getirmemeli ve ilgililer bakımından katlanılabilir nitelikte olmalıdır. Elverişli ve gerekli bir tedbirin, müdahalenin ağırlığı ile gerçekleşen netice arasında bir orantısızlık bulunup bulunmadığı ve bu yüzden müdahaleden vazgeçmenin gerekip gerekmediği hususları yargılama sürecinde denetlenecektir. Müdahalenin ölçülülüğünü değerlendirirken Anayasa Mahkemesi bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde tutarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (Arif Güven [2. B.], B. No: 2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60).
32. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için mahkemelerin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren, davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazları yargılama makamlarınca özenli şekilde değerlendirilerek karşılanmalıdır (Kamil Darbaz ve Gmo Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2015/12563, 24/5/2018, § 53).
33. Olayda başvurucunun taşınmazının bulunduğu ve adliye lojmanı olarak kullanılan binanın güvenlik nedeniyle etrafına bariyerler konulmasının kamu görevlilerinin güvenliğinin sağlanması amacına ulaşmaya elverişli olduğu açıktır.
34. Güvenlik hizmetinin etkili ve verimli şekilde yürütülmesi yetkili idarelerin sorumluluğunda olup bu hizmetin en iyi biçimde yürütülebilmesi için ne tür tedbirlerin alınması gerektiği hakkında sorumlu ve yetkili otoriteler daha isabetli karar verebilecek konumdadır. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi vardır. Ne var ki seçilen aracın gerekliliğine ilişkin olarak idarelerin haiz olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir. Tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağırlaştırması durumunda Anayasa Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Ancak Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim, seçilen aracın isabet derecesine yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu müdahalenin ağırlığına dönüktür (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 70).
35. Başvuru konusu olayda başvurucunun taşınmazının bariyerle kapatılması yolundaki tedbirin yakın zamanda terör olaylarının yaşandığı dönemde lojmanda yaşayan kamu görevlilerinin güvenliğinin sağlanması amacıyla kıyaslandığında müdahaleyi bariz biçimde ağırlaştırdığı söylenemez. Dolayısıyla müdahalenin gerekliliği hususunda kamu makamlarınca yapılan değerlendirmenin aksi bir sonuca ulaşmayı gerektirecek bir neden bulunmamaktadır.
36. Olaydaki müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından asıl önem taşıyan ölçüt orantılılıktır. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokması durumunda müdahalenin orantılı ve dolayısıyla ölçülü olduğundan söz edilemez. Bu itibarla uygulanan tedbirle başvurucuya aşırı ve orantısız bir yük yüklenip yüklenmediğinin tespiti gerekmektedir.
37. Başvurucu, işyeri olarak kullanılmak üzere satın aldığı taşınmazın önünün beton bariyerlerle kapatılması nedeniyle taşınmazın kullanımında önemli bir kısıtlama meydana geldiğini ileri sürmüştür. Söz konusu kısıtlamanın tespiti için başvuruda bulunduğu Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından alınan bilirkişi raporunda beton bariyerler nedeniyle dükkânın önünün kullanılamadığı, bariyerlerin dükkânın kuzeyinde bulunan yolu tamamen kapatması nedeniyle dükkânlara araçların ve alışveriş için yayaların yaklaşmasının mümkün olmadığı, keşif tarihi itibarıyla dükkânları kullanıma hazır durumda olsa bile bu şekilde dükkânların kullanılabilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir.
38. Kamu yararına dönük ve neticelerinden tüm toplumun yarar sağladığı kamusal müdahalelerin olumsuz sonuçlarına belli sayıdaki kişi veya kişilerin katlanması, müdahaleyle ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireylerin hakları arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi zedeleyebilir; bireye aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklenmesi sonucunu doğurabilir. Uygulanan önlemle hedeflenen olumlu sonuçlardan toplumun tümü yarar elde ettiğine göre bu önlemle hakkına müdahale edilen kişi veya kişilerin yüklendiği külfetin de tüm topluma pay edilerek kamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunması arasındaki dengenin sağlanması gerekir. Aksi takdirde idarenin bir işlem veya eyleminin nimetlerinden toplumun tamamı yararlanırken bunlardan kaynaklanan külfete ise sadece belli kişi veya kişiler katlanmış olur. Diğer bir ifadeyle hakkına müdahale edilen kişi veya kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla bir fedakârlığı göğüslemek mecburiyetine düçar olabilir. Bu durum, fertlerin eşitliği temeline dayanan demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 74).
39. İdare Mahkemesi başvurucunun dükkânının önünün beton bariyerlerle kapatılmasının başvurucu açısından diğer bireylerden farklı, özel ve olağandışı bir niteliğe dönüştüğünü kabul etmiştir ancak Mahkeme başvurucunun içinde bulunduğu durumun fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi gereğince tazmin edilebilmesi için sadece mevcut bir zararın veya zararın doğmasının kuvvetle muhtemel olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu kapsamda başvurucudan ve Emniyet Müdürlüğünden ihtilafa konu taşınmazın kiralanıp kiralanmadığı ayrıca taşınmazın son durumu hakkında bilgi istemiştir. İdare Mahkemesi gelen bilgilere göre beton bariyerlerin 6 ila 7 ay önce kaldırılmasına rağmen başvurucunun dükkânının kiralanmadığına dikkat çekmiştir. Beton bariyerler yapılana kadar da kiralanmamış olan taşınmazın kiralanmasının kuvvetle muhtemel olmadığından talep edilen kira alacağının muhtemel zarar kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir.
40. Başvurucu, Emniyet Müdürlüğü tarafından taşınmazın son durumunu gösterir fotoğrafa dikkat çekerek beton bariyerler yerine bu defa demir bariyerlerin konulduğunu, demir bariyerlerin de beton bariyerler gibi taşınmazın kullanımında kısıtlamaya neden olduğunu belirterek istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Başvurucunun bu iddiasının zararın varlığının ortaya konulması için İdare Mahkemesince dikkate alınan beton bariyerlerin kaldırılmasından sonra da taşınmazların kiralanamadığına ilişkin gerekçe yönünden önemli olduğu belirtilmelidir. Başvurucunun iddiası yönünden önemli olan bariyerin beton ya da demir olması değil taşınmazının kullanımı yönünden idare tarafından bir kısıtlamaya maruz kalınmasıdır. Bu noktada İdare Mahkemesi tarafından taşınmazın bulunduğu son durumun taşınmaz yönünden kısıtlılığa neden olup olmadığı hususunda herhangi bir araştırma ve değerlendirme yapılmadığına dikkat çekilmelidir.
41. Başvurucu, dükkân olarak satın aldığı taşınmazın içinde bulunduğu durumun taşınmazının kiralanmasına engel oluşturduğunu iddia etmektedir. Başvurucuya göre ticarete konu malların indirilip ya da yüklenilmesi amacıyla araçların dükkâna yanaşamayacak olması, alışveriş için gelecek müşterilerin de benzer sorunları yaşayacak olmaları dükkânın tercih edilebilirliğini etkilemektedir. Dosya kapsamından da anlaşılacağı üzere hem bilirkişi raporundaki değerlendirmeler hem de İdare Mahkemesince ortaya konulan kabule göre taşınmaz önündeki bariyerler başvurucunun mülkünü kullanmasına bir kısıtlama getirmektedir. Söz konusu bu kısıtlamanın başvurucunun taşınmazının özgülendiği amaca uygun olarak kullanılmasının önünde bir engel oluşturduğu tartışmasızdır. Böyle bir engelin ise malik olan başvurucunun zarar görmesine neden olacağı açıktır.
42. Zararın miktarının tam olarak bilinmemesi muhtemel olduğu anlamına gelmez. Zararın hesaplanabilir olması, tazmin yükümlülüğünün doğması için yeterlidir. Kullanılabilir durumda olan bir taşınmazın kullanımının engellenmesi taşınmazın kullanımından kaynaklanan ekonomik yarar tutarınca zararın ortaya çıkmasına yol açar. Böyle bir durumda zararın miktarının hesaplanmasında belli ölçüde güçlüklerle karşılaşılabilirse de muhtemel olduğunun ifade edilmesi makul bir yorum olarak görülemez (benzer bir değerlendirme için bkz. Emrullah Yılmaz [2. B.], B. No: 2019/37252, 15/6/2022, § 51).
43. Güvenlik amacıyla da olsa taşınmazın özgülendiği amaca uygun olarak kullanımının sınırlanmasının başvurucuya külfet yüklediği açıktır. Kamunun menfaati için başvurucuya yüklenen bu külfetin dengeleyici mekanizmalarının ortaya konulması orantılılık ilkesinin bir gereğidir. İdare Mahkemesinin salt beton bariyerlerin konulmasından önce ve beton bariyerlerin kaldırılmasından sonra -beton bariyerler yerine demir bariyerlerin konulmuş olduğu iddiası da dikkate alınmaksızın- taşınmazın kiraya verilmediği gerekçesiyle ortada zararın bulunmadığına, başvurucunun iddiasının muhtemel zarar kapsamında kaldığına ilişkin yorumu başvurucuya yüklenen külfetin hafifletilerek dengelenmesini önlemiştir. Bu durum kamu yararı amacı ile malikin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken makul dengenin malik aleyhine bozulması sonucunu doğurmuş ve mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi orantısız kılmıştır.
44. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
45. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 25.079,74 TL maddi ve 5.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
46. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
47. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Mardin 2. İdare Mahkemesine (E.2018/1503, K.2020/857) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/22274 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimizle karşılaştırılmıştır.
12. Maliyet itirazı ve bilirkişi talebi tartışılmadan onanan fiyat cezası mülkiyet hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm · T. 06.05.2026 · B. No: 2021/24689 · Resmî Gazete 16.10.2026, sayı 33402 · Sonuç: İhlal (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. İnternet üzerinden de satış yapan bir işletmenin bir kolonya ürününün fiyatını pandemi koşullarından yararlanarak artırdığı gerekçesiyle haksız ticari uygulama sayıldı. İşletmeye 104.781 TL idari para cezası verildi ve uygulamanın durdurulmasına karar verildi. Başvurucunun satış kanalına göre değişen maliyetlere ilişkin itirazları ve bilirkişi talebi karşılanmadan dava ve istinaf başvurusu reddedildi.
Bölüm ne dedi? Bölüm, para cezasının kanuni dayanağı ve tüketicinin korunması amacı bulunduğunu kabul etti. Ancak başvurucunun maliyet farkına ilişkin iddialarının sonucu etkileyebilecek nitelikte olduğunu, derece mahkemelerinin bunları tartışmadığını, bilirkişi talebinin neden reddedildiğini açıklamadığını ve durdurma yaptırımının neden gerekli görüldüğünü değerlendirmediğini belirtti. Bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunlu değildir; ancak esaslı iddiaların incelenip gerekçeyle cevaplanması gerekir. Usul güvenceleri sağlanmadığı için müdahalenin ölçülü olmadığına karar verdi. Dosyayı yeniden yargılama için idare mahkemesine gönderdi; 200.000 TL’lik tazminat talebini, ihlal tespiti ve yeniden yargılama yeterli giderim olduğu için reddetti.
Dayanak. Anayasa m.13, m.35.
Sizin için anlamı. İdari para cezasına karşı açtığınız davada maliyet, fiyat oluşumu ve satış kanalı gibi esaslı itirazlarınızı belgeleriyle sunun ve bilirkişi incelemesini gerekçeli olarak isteyin. Mahkeme bu itirazları hiç tartışmadan davayı reddederse, bunu istinaf dilekçesinde açıkça ileri sürün; bu karar, itirazların cevapsız bırakılmasının ölçülülüğü bozabileceğini gösteriyor. Ayrıntı için Kolonya Fiyatına Verilen Cezada Mülkiyet Hakkı İhlali haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2021/24689)
Karar Tarihi: 6/5/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 16/10/2026 – 33402
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, bir satış işleminin haksız ticari uygulama kabul edilerek idari yaptırım uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 7/5/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:
5. Başvurucu, internet platformu üzerinden de satış yapan bir işletmenin sahibidir.
6. Konya Valiliği Ticaret İl Müdürlüğü tarafından 25/3/2020 tarihinde başvurucunun işyerinde denetim gerçekleştirilmiştir. Denetime ilişkin tespit tutanağında B. marka 200 ml’lik kolonyanın fatura tarihinin 11/3/2020, birim alış bedelinin 7,04 TL, birim satış bedelinin ise 24,55 TL olduğu belirtilmiştir. Başvurucu, tutanakta yer alan konuya dair açıklamalarında toplam 48 adet aldığı üründen 22’sinin 8,32 TL’den, 7’sinin ise 25,00 TL’den satıldığını, satışı yapılan ürünler için ilgili internet platformuna %15 oranında komisyon ödendiğini, buna ek olarak kargo ve reklam bedeli kesintileri yapıldığını ifade etmiştir. Başvurucu ayrıca 8,32 TL’ye satılan ürünlerden zarar ettiğini, 25,00 TL’ye satılan ürünlerden ise yaklaşık 5-6 TL kâr sağladığını, ayrıca alım, nakliye ve işletme giderlerinin de gözönüne alınması gerektiğini beyan etmiştir.
7. Yapılan denetimin ardından söz konusu ürünle ilgili tüketicilere yönelik gerçekleştirilen ticari uygulama, Reklam Kurulu Başkanlığınca inceleme konusu yapılmıştır.
8. Reklam Kurulunun 14/4/2020 tarihli toplantısında tutanakta tespit edilen hususlar ve konuya ilişkin değerlendirme kapsamında başvurucunun mesleki özenin gereklerine aykırı olarak COVID-19 salgınının tüketiciler nezdinde yarattığı olumsuz etkiden faydalanmak suretiyle ürün fiyatını, piyasa mekanizmasının normal işleyişi dışında ve tüketicinin satın alma davranışını olumsuz etkileyecek şekilde artırdığı sonucuna ulaşılmış ve başvurucunun 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un kabahat tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 77. maddesinin on ikinci fıkrasının (e) bendi uyarınca ve 31/12/2019 tarihli ve 30995 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6502 sayılı Kanun’un 77’nci Maddesine Göre 2020 Yılında Uygulanacak İdari Para Cezalarına İlişkin Tebliğ doğrultusunda 104.781 TL tutarında idari para cezası ile cezalandırılmasına, anılan ticari uygulamanın durdurulmasına karar verilmiştir.
9. Başvurucu, idari yaptırımın iptali istemiyle Ankara 10. İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde dava açmıştır. Dava ve cevap dilekçesinde tebliğ yazısında inceleme yapıldığından bahsedilmesine rağmen herhangi bir inceleme yapılmadığını, sunduğu maddi delillerin dikkate alınmadığını, internet sitesi üzerinden yapılan satışta oluşan maliyetlerin gözardı edildiğini, bu kapsamda alış bedeli 7,65 TL olan ürünün internet üzerinden satılması durumunda paketlemenin 1,85 TL, kargonun 10,44 TL, internet sitesi komisyonunun 4,43 TL ve işyeri kirası, personel vb. endirekt giderlerin 0,96 TL olmak üzere gerçek maliyetin 24,60 TL’ye ulaştığını, ürünün 24,55 TL’ye satıldığında 0,05 TL zarar oluştuğunu, aynı ürünün yüz yüze satışta maliyetinin 8,61 TL olduğunu, 9,82 TL’ye satıldığında 1,21 TL kâr edildiğini, bu nedenle tutanağın gerçekleri yansıtmadığını belirtmiş; aynı ürünün 15/5/2020 tarihi itibarıyla aynı internet sitesi üzerinden 24,99 TL ve 40 TL arasındaki fiyatlarla satışa sunulduğuna dair ilanları sunmuş, gerçek maliyetin belirlenmesi hususunda tereddütün oluşması hâlinde aldırılacak bilirkişi raporuna esas olmak üzere faturaları ve diğer belgeleri ibraz etmiştir.
10. Davalı idare; savunma ve cevap dilekçelerinde ürünün 11/3/2020 tarihli faturaya göre 7,64 TL’ye alındığını, 18/3/2020 tarihli faturalara göre ise 29,5 TL’ye satıldığını, ayrıca COVID-19 pandemisinde ülkede görülen ilk vakanın açıklandığı 11/3/2020 tarihine ilişkin faturalara göre satış bedelinin 8,32 TL olduğunu, ürünün döviz kurundan etkilenmeyen bir ürün olduğunu, bu nedenle idari işlem tesis edildiğini, internet sitesine verilecek satış komisyonunun ve maliyetlerin satış fiyatına eklenmeden bedelin belirlendiği iddiasının ticari hayatın olağan akışına uygun olmadığını belirtmiştir.
11. Mahkemenin 12/11/2020 tarihli kararıyla davanın reddine karar verilmiştir. Kararda; uyuşmazlıkta ileri sürülen hususun sabit olduğu, başvurucunun iddialarının ürüne ait girdi maliyetlerinin alım ve satım fiyatları arasındaki mühim sayılacak farkı izaha yetmediği, eylemin pandemi koşulları da dikkate alındığında ürünün ulaştığı ortalama tüketicinin ya da yöneldiği grubun ortalama üyesinin bir mal veya hizmete ilişkin ekonomik davranış biçimini bozan veya bozma ihtimali olan uygulama biçiminde tanımlanması gerektiği, dolayısıyla anılan eylemin tüketici işleminden önce, işlem sırasında veya sonrasında yapılamayacağı kuralına bağlanan haksız ticari uygulama kapsamında kaldığı belirtilmiştir.
12. Başvurucu, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 9. İdari Dava Dairesi (istinaf mercii) 7/4/2021 tarihli kararında Mahkemece verilen kararın aynı gerekçe ve nedenlerle isabetli olduğunu, istinaf istemine ilişkin dilekçede ileri sürülen iddiaların kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığını belirterek istinaf isteminin reddine karar vermiştir.
13. Nihai karar 27/4/2021 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
14. 6502 sayılı Kanun’un “Haksız Ticari Uygulamalar” başlıklı 62. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(1) Bir ticari uygulamanın; mesleki özenin gereklerine uymaması ve ulaştığı ortalama tüketicinin ya da yöneldiği grubun ortalama üyesinin mal veya hizmete ilişkin ekonomik davranış biçimini önemli ölçüde bozması veya önemli ölçüde bozma ihtimalinin olması durumunda haksız olduğu kabul edilir. Özellikle aldatıcı veya saldırgan nitelikte olan uygulamalar ile yönetmelik ekinde yer alan uygulamalar haksız ticari uygulama olarak kabul edilir. Tüketiciye yönelik haksız ticari uygulamalar yasaktır.
(2) Ticari uygulamanın haksız olduğunun iddia edilmesi hâlinde, ticari uygulamada bulunan, bu uygulamasının haksız ticari uygulama olmadığını ispatla yükümlüdür.
(3) Haksız ticari uygulamanın reklam yoluyla gerçekleştirildiği hâllerde bu Kanunun 61 inci maddesi hükümleri uygulanır.”
15. 6502 sayılı Kanun’un “Ticari Reklam” başlıklı 61. maddesi şöyledir:
“(1) Ticari reklam, ticaret, iş, zanaat veya bir meslekle bağlantılı olarak; bir mal veya hizmetin satışını ya da kiralanmasını sağlamak, hedef kitleyi oluşturanları bilgilendirmek veya ikna etmek amacıyla reklam verenler tarafından herhangi bir mecrada yazılı, görsel, işitsel ve benzeri yollarla gerçekleştirilen pazarlama iletişimi niteliğindeki duyurulardır.
(2) Ticari reklamların Reklam Kurulunca belirlenen ilkelere, genel ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına uygun, doğru ve dürüst olmaları esastır.
(3) Tüketiciyi aldatıcı veya onun tecrübe ve bilgi noksanlıklarını istismar edici, can ve mal güvenliğini tehlikeye düşürücü, şiddet hareketlerini ve suç işlemeyi özendirici, kamu sağlığını bozucu, hastaları, yaşlıları, çocukları ve engellileri istismar edici ticari reklam yapılamaz.
(4) Reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin yazı, haber, yayın ve programlarda, mal veya hizmetlere ilişkin isim, marka, logo veya diğer ayırt edici şekil veya ifadelerle ticari unvan veya işletme adlarının reklam yapmak amacıyla yer alması ve tanıtıcı mahiyette sunulması örtülü reklam olarak kabul edilir. Her türlü iletişim aracında sesli, yazılı ve görsel olarak örtülü reklam yapılması yasaktır.
(5) Aynı ihtiyaçları karşılayan ya da aynı amaca yönelik rakip mal veya hizmetlerin karşılaştırmalı reklamı yapılabilir.
(6) Reklam verenler ticari reklamlarında yer alan iddiaların doğruluğunu ispatla yükümlüdür.
(7) Reklam verenler, reklam ajansları ve mecra kuruluşları bu madde hükümlerine uymakla yükümlüdür.
(8) Ticari reklamlara ilişkin getirilecek sınırlamalar ile bu reklamlarda uyulması gereken usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.”
16. 6502 sayılı Kanun’un kabahat tarihi itibarıyla yürürlükte olan “Ceza Hükümleri” başlıklı 77. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“…
(12) Bu Kanunun 61 inci maddesinde belirtilen yükümlülüklere aykırı hareket eden reklam verenler, reklam ajansları ve mecra kuruluşları hakkında durdurma veya aynı yöntemle düzeltme veya idari para cezası ve gerekli görülen hâllerde de üç aya kadar tedbiren durdurma cezası uygulanır. Reklam Kurulu, ihlalin niteliğine göre bu cezaları birlikte veya ayrı ayrı verebilir. Aykırılık;
…
e) İnternet aracılığı ile gerçekleşmiş ise elli bin Türk Lirası,
…
idari para cezası verilir. Reklam Kurulu, idari işleme konu ihlalin bir yıl içinde tekrar edilmesi hâlinde yukarıda belirtilen idari para cezalarını on katına kadar uygulayabilir.”
17. 10/1/2015 tarihli ve 29232 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) “Haksız ticari uygulama yasağı” başlıklı 28. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Tüketiciye yönelik bir ticari uygulamanın; mesleki özenin gereklerine uymaması ve ulaştığı ortalama tüketicinin ya da yöneldiği grubun ortalama üyesinin, bir mal veya hizmete ilişkin ekonomik davranış biçimini önemli ölçüde bozması veya bozma ihtimalinin olması durumunda haksız olduğu kabul edilir. Bir mal veya hizmete ilişkin tüketici işleminden önce, işlem sırasında veya işlem sonrasında haksız ticari uygulama yapılamaz.”
18. Yönetmelik’in “Aldatıcı eylemler” başlıklı 29. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Yanlış bilgi içeren veya verilen bilgiler esasen doğru olsa bile sunuluşuna dair bütün koşullar değerlendirildiğinde, ortalama tüketiciyi aldatan ya da aldatmaya elverişli olan ve bu suretle tüketicinin normal şartlar altında taraf olmayacağı bir hukuki işleme taraf olmasına yol açan ya da yol açma olasılığı bulunan ticari uygulamalar aldatıcı olarak kabul edilir.”
19. Yönetmelik’in “Haksız Ticari Uygulama Olarak Kabul Edilen Uygulamalar” ekinde yer alan ve kabahat tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan “A-Aldatıcı Ticari Uygulamalar” başlıklı 19. maddesi şöyledir:
“19) Girdi maliyeti ve döviz kuru artışı gibi fiyat değişimlerinden etkilenmemesine rağmen bu durumlardan etkileniyormuş gibi hareket ederek tüketiciye sunulan mal veya hizmetin satış fiyatında haklı bir gerekçe olmaksızın artış yapmak.”
V. İNCELEME VE GEREKÇE
20. Anayasa Mahkemesinin 6/5/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
21. Başvurucu; idari yaptırımın hukuka aykırı olduğunu, bu işleme karşı açtığı davada inceleme yapılmaksızın ve maddi deliller gözetilmeksizin karar verildiğini, Mahkeme ve istinaf mercii kararlarının gerekçesiz olduğunu, ileri sürdüğü esaslı iddia ve taleplerinin karşılanmadığını, uyuşmazlığın çözümünün bilirkişi incelemesi gerektirdiğini buna karşın gereken incelemenin yaptırılmadığını, hem idari para cezası hem de durdurma şeklinde yaptırımın birlikte uygulanmasının ölçülü olmadığını, idari para cezasının ekonomik açıdan mahvına neden olduğunu belirterek adil yargılanma, özel hayata saygı ve çalışma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
22. Bakanlık görüşünde; müdahalenin kanuna dayalı olduğu, yaptırımın niteliği ve miktarı dikkate alındığında yarar ile külfet arasında gözetilmesi gereken dengenin bozulmadığı, başvurucuya verilen idari para cezası kararına karşı iddia ve savunmalarını etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanındığı, derece mahkemelerinin kararlarının ise keyfî veya öngörülemez nitelikte olmadıkları, korunan hukuki menfaatin mülkiyet hakkına yapıldığı ileri sürülen müdahalenin içerdiği kamu yararı amacı ile karşılaştırıldığında başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklemediği ve ölçülü olduğu belirtilmiştir.
B. Değerlendirme
23. Anayasa’nın “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesi şöyledir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
24. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun şikâyetlerinin özünün mülkiyet hakkına ilişkin olduğu anlaşıldığından söz konusu ihlal iddiaları mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
25. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
a. Mülkün Varlığı
26. Somut olayda idare tarafından başvurucuya reklam yoluyla haksız ticari uygulama kabahatinden idari para cezası uygulanmıştır. İdari para cezasıyla cezalandırma neticesinde başvurucudan tahsil edilen paranın başvurucunun mal varlığına dâhil olduğu ve verilen idari para cezasıyla mal varlığında eksilmeye yol açıldığı kuşkusuz olduğuna göre bu paranın başvurucu açısından mülk teşkil ettiği açıktır.
b. Müdahalenin Varlığı ve Türü
27. Somut olayda başvurucu hakkında idari para cezası uygulanmasının mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği açıktır. Söz konusu müdahaleyle tüketicinin korunması ve piyasa düzeninin sağlanması amaçlanmaktadır. Bu durumda başvuru konusu olaydaki müdahalenin amacı dikkate alındığında müdahalenin mülkiyetin kamu yararına kullanılmasının kontrol edilmesine ilişkin kural çerçevesinde incelenmesi gerekir.
c. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
28. Anayasa’nın 13. maddesi şöyledir:
“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
29. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı, sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş; bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa’ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan [1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 62).
i. Kanunilik
30. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken ölçüt, kanuna dayalı olma ölçütüdür. Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç hukukta müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kanun hükümlerinin bulunmasını gerektirir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44).
31. 6502 sayılı Kanun’un kabahat tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 77. maddesinin (12) numaralı fıkrasının (e) bendinin açık, ulaşılabilir ve öngörülebilir mahiyette olduğu dikkate alındığında başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuna dayandığı açıktır.
ii. Meşru Amaç
32. Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı, ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Tüketicilerin korunması ve piyasa düzeninin sağlanması açısından bazı yükümlülükler öngörülerek bu yükümlülüklere uyulmamasının yaptırıma tabi tutulmasında kamu yararı amacının bulunduğu kuşkusuzdur.
iii. Ölçülülük
(1) Genel İlkeler
33. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük, hukuk devleti ilkesinden doğmaktadır. Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiği ölçüde kullanılması şartıyla haklı bir temele oturabilir. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin somut şartların gerektirdiğinden daha fazla sınırlandırılması, kamu otoritelerine tanınan yetkinin aşılması anlamına geleceğinden hukuk devletiyle bağdaşmaz (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014).
34. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2016/16, K.2016/37, 5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).
35. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’ya uygun olabilmesi için amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasının yanında gerekli olması da gerekir. Gereklilik yukarıda da belirtildiği üzere hakka müdahale teşkil eden birden fazla araç arasından hakkı en az zedeleyen aracın seçilmesini ifade etmektedir. Hak ve özgürlüğü sınırlayan tedbirlerden hangisi diğerlerine nazaran hakkın norm alanına daha az müdahale edilmesi sonucunu doğuruyorsa o tedbirin tercih edilmesi gerekir. Bununla birlikte hakka müdahale oluşturacak aracın seçiminde kamu otoritelerinin belli ölçüde takdir payının bulunduğu da kabul edilmelidir. Zira yetkili kamu makamları, öngörülen amaca ulaşılması bakımından hangi aracın etkili ve verimli sonuçlar doğuracağına ilişkin olarak isabetli karar verme noktasında daha iyi bir konumdadır. Özellikle alternatif aracın bulunmadığı veya mevcut alternatiflerin öngörülen meşru amaca ulaşılması bakımından etkili olmadığı ya da daha az etkili olduğu durumlarda kamu makamlarının araç seçimi hususundaki tercih yetkisinin gereklilik kriterini sağlamadığının söylenebilmesi için çok güçlü nedenlerin bulunması gerekir (D.C. [2. B.], B. No: 2018/13863, 16/6/2021, § 48).
36. Öte yandan mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler orantılı olmalıdır. Orantılılık, sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ile başvurulan sınırlama tedbiri arasında aşırı bir dengesizlik bulunmamasına işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle orantılılık, amaç ile araç arasında adil bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına getirilen sınırlamayla ulaşılmak istenen meşru amaç ve başvurucunun mülkiyet hakkından yararlanmasındaki bireysel yarar arasında makul bir orantı kurulmalıdır.
37. Usule ilişkin güvencelerin varlığı, orantılılık değerlendirmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bu bakımdan kişinin hukuka aykırılık iddialarının bir mahkeme tarafından etkili biçimde incelenmesi müdahalenin orantılılığı bakımından önemlidir (D.C., § 52). Anayasa’nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin biçimde ortaya koyabilme imkânının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (Züliye Öztürk [1. B.], B. No: 2014/1734, 14/9/2017, § 36; Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, § 71).
38. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri, hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Kamil Darbaz ve Gmo Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2015/12563, 24/5/2018, § 53). Tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri, demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesi için de gereklidir (Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
39. Somut olayda başvurucunun bir internet sitesi üzerinden gerçekleştirdiği satışın reklam yoluyla haksız ticari uygulama olduğu kabul edilmiş ve bu kabul doğrultusunda başvurucuya 6502 sayılı Kanun hükümleri uyarınca idari yaptırım uygulanmıştır.
40. İdari yaptırım uygulanmak suretiyle başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı amacını gerçekleştirmek bakımından elverişli olduğu açıktır. Kamu makamlarının kamu yararı amacını gerçekleştirebilmeleri için anılan idari yaptırım şeklindeki müdahalenin gerekli olmadığı söylenemez.
41. Müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından orantılılığı da değerlendirilmelidir. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir külfet altına sokması durumunda müdahalenin orantılı, dolayısıyla ölçülü olduğundan söz edilemez. Bu durumda uygulanan tedbir nedeniyle başvurucuya aşırı ve orantısız yük yüklenip yüklenmediğinin tespiti gerekir.
42. Başvurucunun şikâyetlerinin esası, gerekli araştırma ve yeterli bir inceleme yapılmaksızın gerçekleştirilen satışın haksız ticari uygulama kabul edilmesi ve bu duruma ilişkin yeterli gerekçe sunulmamasıdır.
43. İdari yaptırım uygulanması şeklindeki müdahalenin ölçülü olabilmesi için Anayasa’nın 35. maddesinde öngörülen mülkiyet hakkının usule ilişkin güvencelerinin sağlanmış olması, bu güvenceler kapsamında öncelikle başvurucuya idari para cezasının hukuka aykırı olarak keyfî veya makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin itiraz ve savunmalarını yetkili makamlar önünde etkin biçimde ortaya koyabilme olanağı tanınmalıdır. Bu çerçevede yalnızca başvurucuya savunma hakkı tanınmış olması yeterli olmayıp özellikle kararın sonucuna doğrudan etki edebilecek nitelikteki iddia ve savunmaların yargılama mercileri tarafından değerlendirilmesi ve bu değerlendirmelerin kararlarında açık, ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya konulması gerekmektedir.
44. Bu aşamada kural olarak Anayasa Mahkemesinin görevinin herhangi bir davada bilirkişi raporu veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek olmadığı da hatırlatılmalıdır (Sencer Başat ve diğerleri, § 68). Kural olarak hâkim ya da mahkeme, bilirkişi incelemesi yaptırmak zorunda olmadığı gibi bilirkişilerce hazırlanan raporlarla da bağlı değildir. Derece mahkemesi, bilirkişi mütalaasına uymayan bir karar da verebilir (Yahya Murat Demirel ve Hüsnü Barbaros Olcay [1. B.], B. No: 2013/7996, 17/2/2016, § 54). Öte yandan yargılama makamları, yargılamanın taraflarının ileri sürdüğü esaslı iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).
45. Somut olayda başvurucu, uyuşmazlığın esasını doğrudan etkileyecek nitelikteki e-ticaret sitesi üzerinden yaptığı satışlar ile fiziki koşullarda gerçekleştirdiği satışlara dair maliyet farkını tutarlarını da göstermek suretiyle detaylandırmış; idari yaptırıma dayanak teşkil eden fiyat artışının haksız ticari uygulama niteliği taşımadığını ileri sürmüştür. Ayrıca bu iddiasının açıklığa kavuşturulabilmesi için gerekirse bilirkişi raporu alınmasını da talep etmiştir ancak yargılama makamları, uyuşmazlığın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki bu iddiayı hiç tartışmamış; başvurucunun açıklamalarını hangi yönden yetersiz gördüğünü açıklamamış, buna bağlı olarak da bilirkişi raporuna neden ihtiyaç duyulmadığını belirtmeksizin uyuşmazlıkta ileri sürülen hususun sabit olduğu, başvurucunun iddialarının ürünün alım ve satım fiyatları arasındaki mühim sayılacak farkı izaha yetmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Öte yandan başvurucu hakkında idari para cezası ile birlikte ticari uygulamanın durdurulmasına da karar verildiği, ilgili hükümde bu yaptırımın gerekli görülmesi hâlinde uygulanabileceği belirtilmesine karşın somut olayda durdurma yaptırımının neden gerekli görüldüğüne ilişkin olarak da herhangi bir değerlendirmeye yer verilmediği anlaşılmıştır. Bu kapsamda anılan hususları taşımayan gerekçenin açık, ilgili ve yeterli olduğunu kabul etmek mümkün görülmemiştir.
46. Bu bilgiler ışığında başvurucunun itiraz ve savunmalarını etkin biçimde ortaya koyamadığı, mülkiyet hakkının korunması için gerekli usuli güvencelerin somut olayda sağlanmadığı anlaşılmış; mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı amacıyla karşılaştırıldığında başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı külfet yüklediği, başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve sonuç olarak ölçülü olmadığı kanaatine varılmıştır.
47. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
VI. GİDERİM
48. Başvurucu; hak ihlallerinin tespit edilmesini, niteliğini belirtmeksizin 200.000 TL tazminat ödenmesini talep etmiştir.
49. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
50. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın sonucuyla ilgili olarak bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne veya reddine karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
51. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 10. İdare Mahkemesine (E.2020/944, K.2020/1662) GÖNDERİLMESİNE,
Ç. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
D. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 6/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/24689 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimizle karşılaştırılmıştır.
13. Dava bittiği hâlde yıllarca kaldırılmayan el koyma tedbiri mülkiyet hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm · T. 14.01.2026 · B. No: 2020/35203 · Resmî Gazete 16.03.2026, sayı 33198 · Sonuç: İhlal (oybirliği), yeniden yargılama
Olay. Başvurucunun murisi hakkında zimmet suçundan yürütülen soruşturmada, başvurucuya satılmış bir taşınmaza 2011 yılında tedbir şerhi konuldu. Şüphelinin ölümü üzerine kamu davası düştü, ancak taşınmazdaki tedbir kaldırılmadı ve tedbirin kaldırılması talebi reddedildi.
Bölüm ne dedi? Bölüm, tedbirin dava düştükten sonra da kaldırılmayarak yaklaşık on üç yıl sürdüğünü tespit etti. Tedbirin devamına ilişkin ek kararın başvurucunun itirazlarını karşılayan yeterli bir gerekçe içermediğini, tedbirin kaldırılmasının hukuk mahkemesinden istenebileceği yönündeki açıklamanın da ilgili ve yeterli olmadığını belirtti. Başvurucuya aşırı bir yük yüklendiğini ve müdahalenin ölçülü olmadığını kabul ederek ihlal kararı verdi ve dosyayı yeniden yargılama için ilgili ağır ceza mahkemesine gönderdi.
Dayanak. Anayasa m.35; CMK m.128; 6216 s. Kanun m.50.
Sizin için anlamı. El koyma süresiz bir tedbir değildir. Dosya düşmüş, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş ya da beraat kesinleşmişse tedbirin kaldırılmasını ve malın iadesini isteyin; talebiniz gerekçesiz reddedilirse bu karar bireysel başvuruda güçlü bir dayanaktır. Hesap blokesi ve el koymaya ilişkin diğer kararlar için MASAK El Koyma ve Hesap Blokesi Kararları sayfamıza bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
F. S. BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2020/35203)
Karar Tarihi: 14/1/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 16/3/2026 – 33198
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu :
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, elkoyma tedbirinin kaldırılması talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 9/11/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:
5. Başvurucunun murisi H.H.S. hakkında başkanlığını yaptığı kooperatife ait taşınmazları satarak elde ettiği bedeli 2007-2008 yılları arasında zimmetine geçirdiği iddiasıyla zimmet suçundan Şile Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından soruşturma başlatılmıştır. Başsavcılıkça yapılan soruşturma kapsamında 24/5/2011 tarihinde H.H.S. adına kayıtlı iken başvurucuya satılan Hacıkasım Mahallesi 172 ada 28 parsel 5 numaralı bağımsız bölümün de aralarında olduğu bir kısım taşınmaza ihtiyati tedbir şerhi konulmasına karar verilmiştir. Başsavcılık tarafından 6/2/2012 tarihinde iddianame düzenlenerek H.H.S.nin zimmet suçundan cezalandırılması istemiyle İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açılmıştır.
6. Mahkemece 4/3/2013 tarihinde H.H.S.nin hapis cezasına mahkûmiyetine karar verilmiş, başvurucunun taşınmazının da aralarında olduğu taşınmazlara konulan ihtiyati tedbir hakkında herhangi bir karar verilmemiştir.
7. Yargıtay tarafından yapılan temyiz incelemesinde H.H.S.nin hükümden sonra 17/2/2017 tarihinde vefat ettiği tespit edilerek 21/11/2019 tarihinde mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak H.H.S. hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine 18/12/2019 tarihinde karar verilmiş, taşınmazlara konulan ihtiyati tedbir hakkında bir karar verilmemiştir. Anılan karar temyiz edilmeden 15/1/2020 tarihinde kesinleşmiştir.
8. Başvurucu vekili 11/8/2020 tarihinde Mahkemeye başvurarak başvurucuya ait taşınmazdaki ihtiyati tedbir şerhinin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiş, Mahkemece ek karar ile 26/8/2020 tarihinde talep reddedilmiştir. Mahkeme; ek kararında, yapılan yargılama sonucunda H.H.S.nin zimmet suçundan mahkûm edildiğini, vefatı nedeniyle düşme kararı verilmesinin suçu ortadan kaldırmayacağını, taşınmazlara konu tedbirin suç ile bağlantılı olduğunu, bu durumda tedbirin kaldırılmasının hukuk mahkemelerinden talep edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
9. Başvurucu vekilinin anılan karara itirazı üzerine İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi, ek karardaki gerekçenin yerinde görüldüğünü belirterek 14/9/2020 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir.
10. Başvurucu, nihai kararı 9/10/2020 tarihinde tebliğ aldıktan sonra 9/11/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİ HUKUK
11. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma” başlıklı 128. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve bu suçlardan elde edildiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebi bulunan hallerde, şüpheli veya sanığa ait;
a) Taşınmazlara,
…
Elkonulabilir. Somut olarak belirlenen bu taşınmaz, hak, alacak ve diğer malvarlığı değerlerinin şüpheli veya sanıktan başka bir kişinin zilyetliğinde bulunması halinde dahi, elkoyma işlemi yapılabilir. (Ek cümle: 21/2/2014 – 6526/10 md.) Bu madde kapsamında elkoyma kararı alınabilmesi için ilgisine göre Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Mali Suçları Araştırma Kurulu, Hazine Müsteşarlığı ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumundan, suçtan elde edilen değere ilişkin rapor alınır. Bu rapor en geç üç ay içinde hazırlanır. Özel sebepler zorunlu kıldığında bu süre talep üzerine iki ay daha uzatılabilir.
(2) Birinci fıkra hükmü;
a) Türk Ceza Kanununda tanımlanan;
…
14. Zimmet(madde 247),
…
Hakkında uygulanır.
(3) Taşınmaza elkonulması kararı, tapu kütüğüne şerh verilmek suretiyle icra edilir.
…
Söz konusu karar, ilgili gerçek veya tüzel kişiye ayrıca tebliğ edilir.
…”
V. İNCELEME VE GEREKÇE
12. Anayasa Mahkemesinin 14/1/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
13. Başvurucu, ek kararda tedbir konusu taşınmazın suç ile bağlantılı olduğunun belirtildiğini ancak kendisine ait taşınmazın suç ile herhangi bir bağlantısının bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucu; temyiz aşamasında murisinin vefat etmesi sonucu düşme kararı verildiğini, dolayısıyla murisi hakkında verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmediğini, Başsavcılığın tedbirin kaldırılması yönünde mütalaası olmasına rağmen bu durumun dikkate alınmadığını, ek kararda hukuk mahkemelerinden tedbirin kaldırılmasının talep edilmesi gerektiğinin bildirildiğini oysa tedbirin konulmasına karar veren makamın tedbirin kaldırılmasına karar vermesi gerektiğini iddia etmiştir. Tedbirin devam etmesinde hukuki bir menfaat bulunmadığını, müştekinin yargılama devam ederken şikâyetten vazgeçtiğini, eşi olan sanığın da vefat etmesi nedeniyle kamu davasının düşürüldüğünü, taşınmazının üzerinde tedbir şerhi bulunması nedeniyle taşınmazı satamadığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
14. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
a. Mülkün Varlığı
15. Anayasa’nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Somut olayda elkoyma tedbirinin uygulandığı, başvurucuya ait olan taşınmazın mülk teşkil ettiği hususunda kuşku yoktur.
b. Müdahalenin Varlığı ve Türü
16. Malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan [1. B.], B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53). Anayasa Mahkemesi daha önce bir suç isnadına bağlı olarak uygulanan elkoyma tedbirinin mülkten geçici süreyle de olsa yoksun bırakma sonucuna yol açmasından dolayı mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir (Hanife Ensaroğlu [1. B.], B. No: 2014/14195, 20/9/2017, § 52).
17. Başvuruya konu olayda başvurucuya ait mal varlığı değerleri hakkında ceza soruşturması kapsamında elkoyma tedbiri uygulanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil etmektedir. Suçla mücadele amacı kapsamında muhtemel bir müsadereyi güvence altına almak için uygulanan tedbirin mülkiyetin kamu yararına kullanımının düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hanife Ensaroğlu, § 52; Onur Tur Uluslararası Nakliyat Ltd. Şti. [2. B.] B. No: 2015/947, 15/11/2018, § 52; Yeter Deri Tekstil Sanayi ve Ticaret A.Ş. [2. B.] B. No: 2015/8867, 21/2/2019, § 55).
c. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
i. Kanunilik
18. Somut olayda başvurucunun taşınmazına ilişkin olarak 5271 sayılı Kanun’un 128. maddesine dayanılarak elkoyma tedbiri uygulandığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuna dayandığı kuşkusuzdur.
ii. Meşru Amaç
19. Elkoyma tedbirinin uygulanmasının suçla mücadele çerçevesinde yeni suçların işlenmesinin önlenmesi, caydırıcılığın sağlanması ve muhtemel bir müsaderenin güvence altına alınması gibi kamu yararına dayalı meşru bir amacı olduğu açıktır.
iii. Ölçülülük
(1) Genel İlkeler
20. Kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ve bu amacın gerçekleştirilmesi için kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisi olup olmadığı değerlendirilmelidir.
21. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, [1. B.] B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).
22. Buna göre mülkiyet hakkını sınırlandıran bir tedbirin uygulanmasının Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine göre ölçülü olabilmesi için bu tedbirin öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli olması ve bu tedbirin uygulanması dışında aynı amacı gerçekleştirmeye yarar daha elverişli başka bir aracın da bulunmaması gerekmektedir. Suçla mücadele alanında hangi tedbirlerin gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi öncelikle ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu alanda ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği hakkında sorumlu ve yetkili merciler daha isabetli karar verebilecek konumdadır. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi vardır. Ne var ki seçilen aracın gerekliliğine ilişkin olarak idarelerin sahip olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir. Tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağırlaştırması durumunda Anayasa Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Ancak Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim, seçilen aracın isabet derecesine yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu müdahalenin ağırlığına dönüktür (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hamdi Akın İpek [2. B.], B. No: 2015/17763, 24/5/2018, § 108; Hanife Ensaroğlu, § 67).
23. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Anayasa Mahkemesi müdahalenin orantılılığını değerlendirirken bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Arif Güven [2. B.], B. No: 2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60).
24. Ayrıca mülkiyet hakkına müdahaleye yol açan tedbirler keyfî veya öngörülemez biçimde uygulanmamalıdır. Aksi takdirde mülkiyet hakkının etkin bir biçimde korunması mümkün olmaz. Bu sebeple kamu makamlarınca başvurucunun eylemi ile tedbire yol açan kanuna aykırılık arasında bağlantı olduğunu gösterir makul bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda elkoyma veya müsadere gibi tedbirler yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin bireyin menfaatleri ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozmaması için suça veya kabahate konu eşyanın malikinin davranışı ile kanunun ihlali arasında uygun bir illiyet bağı olması ve iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir (Hanife Ensaroğlu, § 66; Hamdi Akın İpek, § 115).
25. Bunun yanında söz konusu tedbir gerek kapsamı gerekse de süresi itibarıyla orantılı olarak uygulanmalıdır. Kamu yararı amacı doğrultusunda mülkle ilgili olarak bu ve benzeri tedbirlerin uygulanmasının zarara yol açması ise kaçınılmazdır. Ancak bu zararın kaçınılmaz olandan ağır veya aşırı sonuçlara yol açmaması ya da oluşması durumunda böyle bir zararın kamu makamlarınca makul bir sürede, uygun yöntem ve vasıtalarla giderimi sağlanmalıdır. Buna göre kamu makamlarının kanuna dayanarak ve ilgili kamu yararı amacı doğrultusunda mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirler uygulaması ve bu tedbirlerin belirli bir süre devam etmesi ancak bireyin mülkiyet hakkının korunmasının gerekliliklerine uyulduğu takdirde ölçülü görülebilir (Hanife Ensaroğlu, § 67).
26. Suçla mücadele bağlamında ihtiyaç duyulan tedbirlerin alınması ve bu tedbirler kapsamında somut olayda olduğu gibi araçlar üzerinde belirli bir süreyle hukuki tasarruflarda bulunulmasının sınırlandırılması bakımından kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi mevcut ise de bu tedbirlerin uygulanmasının mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir külfet de yüklememesi gerekir. Bu doğrultuda mülkiyet hakkına yönelik uygulanan tedbir süreçlerinde kamu makamlarından makul derecede ivedilik ve özen koşullarına uygun hareket etmeleri beklenir. Diğer bir deyişle tedbiri uygulayan kamu makamları söz konusu tedbirin başvurucunun mülkiyet hakkına etkilerini de gözetmeli ve ölçüsüz bir müdahaleye açmamalıdır (Onur Tur Uluslararası Nakliyat Ltd. Şti., § 66).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
27. Elkoyma tedbiri ile yapılan müdahalenin suçtan gelir veya mal varlığı elde edilmemesi yönündeki amacı gerçekleştirmek için elverişli ve gerekli bir araç olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.
28. Müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından müdahalenin orantılılığı da değerlendirilmelidir. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir külfet altına sokması durumunda müdahalenin orantılı, dolayısıyla ölçülü olduğundan söz edilemez. Bu durumda uygulanan tedbir nedeniyle başvurucuya aşırı ve orantısız yük yüklenip yüklenmediği tespit edilmelidir.
29. Somut olayda başvurucunun murisi H.H.S. hakkında yapılan ceza soruşturması kapsamında H.H.S.nin başvuruya konu taşınmazı soruşturma devam ederken başvurucuya devrettiği belirtilerek taşınmaz hakkında elkoyma tedbirine ve ceza kovuşturması sırasında H.H.S.nin ölümü üzerine Mahkemece H.H.S. hakkında açılan davanın düşmesine karar verilmiş, karar kesinleşmiştir. Başvurucu, taşınmaz üzerinde bulunan tedbirin devamında hukuki bir yarar kalmadığını belirterek tedbirin kaldırılmasını talep etmiş; Mahkeme ek karar ile sanığın vefatı nedeniyle düşme kararı verilmesinin suçu ortadan kaldırmayacağını, taşınmazlara konu tedbirin suç ile bağlantılı olduğunu, bu durumda tedbirin kaldırılmasının hukuk mahkemelerinden talep edilmesi gerektiğini belirtmiş ve başvurucunun talebini reddetmiştir.
30. Başvurucunun murisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında başvurucunun taşınmazı üzerine konulan tedbirin soruşturma süresince devam ettiği, kovuşturma aşamasında da, tedbir kararının hükmün kesinleşmesinden sonra da kaldırılmadığı, yaklaşık 13 yıldır devam ettiği görülmüştür.
31. Başvurucu, kendisine ait taşınmazın suç ile bağlantısı olmadığını, her ne kadar Mahkemece vefat nedeniyle düşme kararı verilmesinin suçu ortadan kaldırmadığı belirtilmişse de murisi hakkında verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmediğini, tedbirin devam etmesinde hukuki bir menfaat bulunmadığını ifade etmiş; taşınmazı üzerinde bulunan “Satılamaz, devredilemez.” şerhi nedeniyle tasarrufta bulunamadığından yakınmıştır.
32. Mahkeme, ek kararında başvurucunun murisi hakkında düşme kararı verilmesinin suçu ortadan kaldırmadığını belirterek tedbirin devamı yönünde hüküm tesis etmiştir. Başvurucu ise eşi hakkında yapılan yargılama sonuçlanmadan eşinin vefat ettiğini belirtmiş, bu durumda mahkûmiyet kararının da kesinleşmediğini ileri sürmüştür. Bu durumda Mahkemece tedbirin devamı yönünde verilen ek kararın gerekçesinin başvurucunun itirazlarına yönelik bir açıklama içerdiğinden söz edilemeyecektir.
33. Öte yandan Mahkeme, ek kararında ayrıca tedbirin kaldırılmasının hukuk mahkemelerinden istenebileceğini de belirtmiştir. Başvurucunun taşınmazına uygulanan tedbirin murisi hakkında zimmet suçundan yapılan soruşturma kapsamında suç ile ilişkili olarak uygulandığı dikkate alındığında tedbirin kaldırılması talebinin hukuk mahkemelerine yöneltilebileceğinin belirtildiği ek kararın gerekçesinin konuyla ilgili ve yeterli olmadığı anlaşılmıştır.
34. Bu bilgiler ışığında uzun süredir uygulanan tedbir kararının hükmün kesinleşmesinden sonra devam etmesine ilişkin ek kararda başvurucunun iddia ve itirazlarına dair yeterli ve ilgili bir gerekçe bulunmadığı, başvurucunun mülkiyet hakkının korunması için gerekli usuli güvencelerin somut olayda sağlanmadığı anlaşılmıştır. Taşınmaz üzerinde bulunan tedbirin devamı şeklinde mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı amacıyla karşılaştırıldığında başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı külfet yüklediği, başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu, sonuç olarak ölçülü olmadığı kanaatine varılmıştır.
35. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
VI. GİDERİM
36. Başvurucu, ihlalin tespiti ve ihtiyati tedbir şerhinin kaldırılması talebinde bulunmuş; tazminat talep etmemiştir.
37. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
38. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın neticesiyle ilgili bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2019/608, K.2019/593) GÖNDERİLMESİNE,
D. 446,90 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.446,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 14/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2020/35203 karar metni); tek ikincil kaynak.
Eğitim ve Sendika Hakkı
Aşağıdaki iki Genel Kurul kararında ihlal, idarenin veya mahkemenin bireysel bir hatasından değil, doğrudan kanun hükmünden kaynaklandı. Bu tür başvurularda kanuna doğrudan başvurulamaz; başvuru, kanunun uygulanmasıyla ortaya çıkan işlem ve yargı kararına karşı yapılır.
14. Kesinleşmiş mahkûmiyet olmadan, yalnızca devam eden kovuşturma nedeniyle öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi eğitim hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu · T. 05.03.2026 · B. No: 2023/59815 · Resmî Gazete 22.10.2026, sayı 33408 · Sonuç: İhlal (oy çokluğu), yeniden yargılama
Olay. Bir polis meslek yüksekokulunda öğrenci olan başvurucunun, hakkında devam eden bir ceza kovuşturması bulunduğu gerekçesiyle okulla ilişiği kesildi. İşlemin iptali için açtığı dava reddedildi ve karar Danıştay tarafından onandı. Başvurucu, kesinleşmiş bir mahkûmiyeti bulunmadığını ileri sürdü.
Genel Kurul ne dedi? Genel Kurul, polis meslek yüksekokullarındaki ön lisans eğitimini yükseköğretim kapsamında değerlendirdi ve ilişik kesmeyi eğitim hakkına müdahale saydı. Dayanak alınan 4652 sayılı Kanunun 15. maddesinin altıncı fıkrası ile 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin yönetmeliğe geniş yetki verdiğini, kanun düzeyinde temel ilke ve çerçeve koymadığını, bu nedenle belirlilik ve öngörülebilirlik ölçütünü karşılamadığını belirtti. Aynı hükümler daha önce norm denetiminde Anayasa’nın 13. ve 42. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmişti (E.2023/25, K.2024/139 ve E.2025/194, K.2026/15). Genel Kurul, eğitim hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verdi; dosyayı yeniden yargılama için ilgili idare mahkemesine gönderdi ve başvurucuya net 50.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
Dayanak. Anayasa m.13, m.42; 4652 s. Kanun m.15/6, m.30/1-f.
Sizin için anlamı. Bir eğitim kurumundan veya kamu görevinden, hakkında yalnızca soruşturma ya da kovuşturma bulunduğu gerekçesiyle çıkarıldıysanız, işlemin dayandığı hükmün kanunda mı yoksa yalnızca yönetmelikte mi düzenlendiğini kontrol edin. Dayanak kural sonradan Anayasa Mahkemesince iptal edilmişse bunu iptal davasında ve kanun yollarında açıkça ileri sürün. Benzer bir konu için Askerî Öğrenci İlişik Kesme yazımıza, kararın ayrıntısı için Polis Meslek Yüksekokulundan İlişik Kesilmesi haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
GENEL KURUL
KARAR
… BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2023/59815)
Karar Tarihi: 5/3/2026
R.G. Tarih ve Sayı: 22/10/2026 – 33408
GENEL KURUL
KARAR
Başkan : …
Başkanvekili : …
Üyeler : …
Raportör : …
Başvurucu : …
Vekili : Av. …
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, polis meslek yüksekokulunda öğrenci olan kişi hakkında devam eden bir kovuşturma bulunduğundan bahisle kişinin okulla ilişiğinin kesilmesine karar verilmesi nedeniyle eğitim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 23/6/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; eğitim hakkı dışındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.
4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:
6. Başvurucunun 2019-2020 eğitim öğretim yılında İstanbul Adile Sadullah Mermerci Polis Meslek Yüksekokuluna (Polis Meslek Yüksekokulu) aday öğrenci statüsüyle geçici olarak kaydı yapılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması neticesinde UYAP kayıtlarından temin edilen bilgi ve belgelerden başvurucu hakkında Kars İcra Ceza Mahkemesinde “Çekle ilgili karşılıksızdır.” işlemi yapılmasına sebebiyet verme, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ise tacir veya şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı ve bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının aracı olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçlarından yürütülen ceza yargılamaları olduğu, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesince başvurucu hakkında tacir veya şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı ve bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının aracı olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık eyleminden tutuklama müzekkeresi çıkarıldığı tespit edilmiştir.
7. Bu durum üzerine Polis Meslek Yüksekokulu Başkanlığı 17/5/2008 tarihli ve 26879 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Polis Meslek Yüksekokulları Giriş Yönetmeliği’nin 8. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendinin (2) numaralı alt bendinde belirtilen niteliği başvurucunun sağlamadığı sonucuna ulaşarak 17/8/2008 tarihli ve 26970 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Polis Meslek Yüksekokulları Eğitim-Öğretim Yönetmeliği’nin 12. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca başvurucunun 16/7/2020 tarihinde okuldan ilişiğinin kesilmesine karar vermiştir.
8. Başvurucu, hakkında tesis edilen ilişik kesme işleminin iptali istemiyle dava açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde hakkında Kars İcra Ceza Mahkemesinde görülen davadan beraat ettiğini, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yürütülen yargılamanın ise devam ettiğini, hakkında verilmiş kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığını ifade ederek ilişik kesme işleminin masumiyet karinesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
9. Ankara 16. İdare Mahkemesi (Mahkeme) 29/4/2021 tarihli kararıyla davanın reddine hükmetmiştir. Mahkeme; gerekçesinde adaylar hakkında Polis Meslek Yüksekokulları Giriş Yönetmeliği’nin 8. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendinin (2) numaralı alt bendinde sayılan suçlardan biri nedeniyle devam eden bir ceza kovuşturmasının bulunmaması gerektiğinin açık olduğunu, bu koşulu taşımayan adayların okulla ilişiğinin kesilmesinin hukuki bir zorunluluk olduğunu belirterek başvurucu hakkında dolandırıcılık suçundan ceza kovuşturmasının devam ettiği dikkate alınarak dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varmıştır.
10. Başvurucu, karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi tarafından yapılan istinaf incelemesinde 30/9/2021 tarihinde başvurucunun istinaf talebinin temyiz kanun yolu açık olmak üzere esastan reddine karar verilmiştir. Başvurucu, karara karşı temyiz kanun yoluna başvurmuşsa da Danıştay Sekizinci Dairesi 27/4/2023 tarihinde kararı onamıştır.
11. Başvurucu, nihai kararı 2/6/2023 tarihinde öğrenmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
1. İlgili Kanunlar
12. 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunu’nun;
i. “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin birinci fıkrasının (r) bendi şöyledir:
“Polis Meslek Yüksek Okulu: Emniyet Teşkilâtının polis memuru ihtiyacını karşılamak üzere ön lisans düzeyinde eğitim-öğretim ve uygulama yapan yüksek öğretim kurumunu,
…
ifade eder.”
ii. “Akademinin kuruluş, amaç, görev ve ana ilkeleri” başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Emniyet Teşkilatının memur, amir ve yönetici ihtiyacını karşılamak, ön lisans, lisans ve lisans üstü eğitim-öğretim yapmak, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak üzere bilimsel özerkliğe sahip ve bünyesinde fakülte, enstitü ve polis meslek yüksekokulları bulunan bir yüksek öğretim kurumu olarak Polis Akademisi kurulmuştur.
…
c) (Değişik: 27/3/2015-6638/35 md.) Ön lisans düzeyinde eğitim-öğretim yapan polis meslek yüksek okulları ile polis meslek eğitim merkezlerinde polis memuru yetiştirilmesini sağlamak,”
iii. “Polis meslek yüksek okullarının kuruluş, öğrenci kaynakları ve öğretim süresi” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Emniyet Teşkilâtının ihtiyacı olan polis memurlarını yetiştirmek üzere; Cumhurbaşkanı kararı ile Polis Akademisine bağlı, ön lisans düzeyinde, mesleki eğitim-öğretim ve uygulama yapan polis meslek yüksek okulları açılır.”
iv. “Öğrenci kaynağı, öğrencilerin istihkakları, özlük işlemleri ve mecburi hizmet yükümlülüğü ile evlenme yasağı” başlıklı 15. maddesinin altıncı fıkrası başvuruya konu idari işlemin tesis edildiği tarihte yürürlükte olan hâliyle şöyledir:
“Akademiye alınacak öğrencilerin nitelikleri ile giriş esas ve şartları yönetmelikle belirlenir.”
v. “Öğrenci kaynağı, öğrencilerin istihkakları, özlük işlemleri ve mecburi hizmet yükümlülüğü ile evlenme yasağı” başlıklı 15. maddesinin altıncı fıkrası 23/11/2022 tarihli ve 7422 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile değişikliğe uğramıştır. Anılan fıkra daha sonra Anayasa Mahkemesinin 23/7/2024 tarihli ve E.2023/25, K.2024/139 sayılı kararı ile Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. İptale konu düzenleme şöyledir:
“Akademiye alınacak öğrencilerin nitelikleri, giriş usul ve esasları ile polis meslek yüksek okullarından dikey geçiş yapılmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.”
vi. “Yönetmelikler” başlıklı 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin ilgili kısmı şöyledir:
“Aşağıdaki hususlar;
…
Polis meslek yüksek okullarının kuruluş, çalışma, disiplin ve eğitim-öğretim esasları ile bu okullara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, yapılacak sınavlarla, enstitünün kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar ve diğer hususlar,
…
Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ancak akademik konularla ilgili yönetmeliklerde Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun da görüşü alınır.”
vii. Somut başvuruya konu müdahaleden sonra 7/4/2021 tarihli ve 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nun 13. maddesi ile yürürlüğe giren ek 3. madde şöyledir:
“Polis Akademisi ve buna bağlı eğitim-öğretim kurumları ile akademi nam ve hesabına diğer eğitim kurumlarında öğrenim görecek öğrenciler hakkında Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanununa göre güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılır.”
13. Başvuruya konu olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 26/10/1994 tarihli ve 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 1. maddesi şöyledir:
“Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması; kamu kurum ve kuruluşlarında, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli ve ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel hakkında yapılır.”
2. İlgili Yönetmelikler
14. 15/5/2015 tarihli İçişleri Bakanı onayıyla yürürlüğe giren mülga Polis Akademisi Yönetim Birimleri Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nin “Başkanlığın görevleri” başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(1) Başkanlık;
…
c) Ön lisans düzeyinde eğitim-öğretim yapan polis meslek yüksekokulları ile polis meslek eğitim merkezi müdürlüklerinde polis memuru yetiştirilmesini sağlamak,
…
ile görevlidir. “
15. Polis Meslek Yüksekokulları Giriş Yönetmeliği’nin;
i. “Dayanak” başlıklı 3. maddesi şöyledir:
“Bu Yönetmelik, 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanununun 30 uncu maddesi hükmüne dayanılarak hazırlanmıştır.”
ii. “Adaylarda aranılacak nitelikler” başlıklı 8. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(1) Yüksekokullara başvuru yapacak adaylarda aşağıdaki şartlar aranır.
…
h) (Değişik:RG-6/6/2015-29378) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile (Mülga ibare:RG-19/3/2022-31783);
…
2) Affa uğramış veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kaçakçılık veya cinsel dokunulmazlığa karşı suçlardan dolayı mahkûm olmamak veya bu suçlardan dolayı devam etmekte olan bir soruşturma veya kovuşturma bulunmamak veya kovuşturması uzlaşma ile neticelenmemiş olmak.”
16. Polis Meslek Yüksekokulları Eğitim-Öğretim Yönetmeliği’nin;
i. “Dayanak” başlıklı 3. maddesi şöyledir:
“Bu Yönetmelik, 25/4/2001 tarihli ve 4652 sayılı Polis Yüksek Öğretim Kanunun 30 uncu maddesinin birinci fıkrasının (f) bendine dayanılarak hazırlanmıştır.”
ii. “Yüksekokuldan çıkma ve çıkarılma” başlıklı 12. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“(2) İlgili mevzuat hükümleri saklı kalmak şartıyla aşağıdaki hallerde yönetim kurulunun kararı, yüksekokul müdürünün teklifi ve Başkanın onayı ile yüksekokuldan ilişikleri kesilir.
a) Giriş Yönetmeliği hükümlerine göre giriş ile ilgili şartları taşımadıkları, öğrenimleri sırasında sonradan anlaşılmış olanlar,”
V. İNCELEME VE GEREKÇE
17. Anayasa Mahkemesinin 5/3/2026 tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
18. Başvurucu; Kars İcra Ceza Mahkemesince “Çekle ilgili karşılıksızdır.” işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçundan yapılan yargılamada hakkında beraat kararı verildiğini, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinde tacir veya şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı ve bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının aracı olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan yapılan yargılamanın ise bireysel başvuru tarihi itibarıyla hâlen devam ettiğini belirtmiştir. Hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığını belirten başvurucu, okulla ilişiğinin kesilmiş olması sebebiyle Polis Meslek Yüksekokulundan mezun olamadığını ve polislik mesleğini ifa etme imkânının elinden alındığını belirterek eğitim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
19. Bakanlık görüşünde, başvurunun öncelikle kabul edilebilirlik koşulları yönünden değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Esas bakımından ise olayda önce eğitim hakkına bir müdahale bulunup bulunmadığının incelenmesi, müdahalenin varlığı tespit edilirse bu müdahalenin Anayasa’nın 13. ve 42. maddelerinde öngörülen koşullara uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek bu kapsamda yapılacak incelemede müdahalenin hukuki dayanağı, meşru amacı, ölçülülüğü ve demokratik toplum düzeninde gerekli olup olmadığı hususlarının Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri ışığında, olayın kendine özgü koşulları dikkate alınarak incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir. Bakanlık, yapılacak değerlendirmede Anayasa Mahkemesi içtihadının ve İçişleri Bakanlığından gönderilen görüş ve belgelerin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Bakanlık görüşünün ekinde yer verilen İçişleri Bakanlığı görüşünde, bireysel başvuruya konu yargılama sürecine ilişkin kararlar ile uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gereken mevzuat hükümlerine yer verilmiş; başvurucu hakkında verilen ilişik kesme kararının hukuka aykırı olmadığı açıklanmıştır.
20. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı verdiği cevapta müdahalenin öncelikle kanunilik açısından ele alınması gerektiğine vurgu yapmıştır. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlandırılabileceğini ifade eden başvurucu, düzenleyici işlemle eğitim hakkına müdahale edilmesinin kanunilik ölçütünü karşılamadığını ifade etmiştir. Kars İcra Ceza Mahkemesinde görülen davadan beraat ettiğini, Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan davanın ise hâlen derdest olduğunu belirten başvurucu, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmamasına rağmen okulla ilişiğinin kesilmesine karar verilmesinin masumiyet karinesini de ihlal ettiğini belirtmiştir.
B. Değerlendirme
21. Anayasa’nın iddianın değerlendirilmesine dayanak alınacak “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddesinin birinci, ikinci ve dokuzuncu fıkraları şöyledir:
“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.”
22. Anayasa’nın”Yükseköğretim kurumlarından özel hükümlere tabi olanlar” başlıklı 132. maddesi şöyledir:
“Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet teşkilatına bağlı yükseköğretim kurumları özel kanunlarının hükümlerine tabidir.”
23. Yükseköğretim, Anayasa’nın 130., 131. ve 132. maddelerinde düzenlenmiştir. 130. maddede sivil yükseköğretim kurumları ele alınırken, 132. maddede ise Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet teşkilatına bağlı yükseköğretim kurumları “yükseköğretim kurumlarından özel hükümlere tabi olanlar” başlığı altında ayrıca düzenlenmiştir. Bu ayrım söz konusu kurumların özel bir statüye tabi olduğunu ortaya koymakla birlikte her iki kurum türünün de “Yükseköğretim kurumları ve üst kuruluşları” genel başlığı altında yer alması Anayasa’nın bu kurumları da yükseköğretim sistemi içinde değerlendirdiğini göstermektedir.
24. Her ne kadar 4652 sayılı Kanun’un 10. maddesinde polis meslek yüksekokullarının amacının emniyet teşkilatının ihtiyacı olan polis memurlarını yetiştirmek olduğu ifade edilmişse de bu ifade, verilen eğitimin kurumsal işlevine ilişkindir. Diğer bir ifadeyle anılan madde, eğitimin sonucundaki amaçla ilgili olup verilen eğitimin kendisiyle doğrudan ilgili değildir. Dolayısıyla bu kurumların yapısal ve işlevsel özellikleri nedeniyle anayasal düzeyden başlamak üzere mevzuatta özel düzenlemelere tabi olması, buralarda verilen eğitimin yükseköğretim kapsamında değerlendirilmesini engellemez.
25. Nitekim Polis Akademisi Yönetim Birimleri Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinde, polis meslek yüksekokullarının polis memuru yetiştirme amacıyla faaliyet gösterdiği belirtilmekle birlikte bu kurumlarda ön lisans düzeyinde eğitim öğretim verildiği de açıkça ifade edilmiştir. Bu durum başvurucunun öğrenim gördüğü kurumda aldığı eğitimin yükseköğretim sistemine dâhil olduğunu ve akademik olarak ön lisans seviyesinde bir yeterlilik sunduğunu ortaya koymaktadır.
26. Sonuç olarak başvurucunun kayıtlı olduğu eğitim kurumunun mesleki amaçla faaliyet göstermesi -verilen eğitimin ön lisans düzeyinde olması da gözetildiğinde- sunulan eğitimin yükseköğretim niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Bu kapsamda söz konusu eğitim hem kurumsal statüsü hem de akademik seviyesi itibarıyla yükseköğretim kapsamında değerlendirilmelidir. Ayrıca bu bahiste Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında eğitim hakkının yükseköğrenim seviyesini de kapsadığına karar verdiği (Hikmet Balabanoğlu [2. B.], B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 28; İhsan Asutay [2. B.], B. No: 2012/606, 20/2/2014, § 36) de hatırlatılmalıdır. Bu itibarla başvurucunun polis meslek yüksekokulundan ilişiğinin kesilmesine ilişkin şikâyetinin Anayasa’nın 42. maddesi ile güvence altına alınan eğitim hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır (benzer yönde bkz. AYM, E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, §§ 96-105).
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
27. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan eğitim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
a. Müdahalenin Varlığı
28. Eğitim hakkı, belirli bir zamanda mevcut bulunan eğitim kurumlarına erişimi koruma altına almaktadır. Mevcut veya hâlihazırda desteklenen eğitim kurumlarına etkili bir şekilde erişimi sağlama eğitim hakkının koruması altındadır (Ahmet Batur [2. B.], B. No: 2018/20182, 14/9/2021, § 34). Başvurucunun öğrencisi olduğu Polis Meslek Yüksekokulundan güvenlik soruşturması neticesinde ilişiğinin kesilmesi eğitim hakkına müdahale teşkil etmektedir.
b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
29. Yukarıda anılan müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen; kanunlar tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk koşullarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Temel hak ve hürriyetler,… yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar,… demokratik toplum düzeninin… gereklerine… aykırı olamaz.”
i. Kanunilik
30. Somut başvuruda öncelikle müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı incelenmelidir.
(1) Genel İlkeler
31. Eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getirilirken Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejimini düzenleyen 13. maddesinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Buna göre eğitim ve öğrenim hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin Anayasa’nın anılan maddesi uyarınca öncelikle kanunla yapılması gerekir (AYM, E.2022/54, K.2022/99, 8/9/2022, § 11).
32. Müdahalenin kanuna dayalı olması öncelikle şeklî manada bir kanunun varlığını zorunlu kılar. Şeklî manada kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Anayasa’da belirtilen usule uygun olarak kanun adı altında çıkarılan düzenleyici yasama işlemidir. Hak ve özgürlüklere müdahale edilmesi ancak yasama organınca kanun adı altında çıkarılan düzenleyici işlemlerde müdahaleye imkân tanıyan bir hükmün bulunması şartına bağlıdır. TBMM tarafından çıkarılan şeklî anlamda bir kanun hükmünün bulunmaması hakka yapılan müdahaleyi anayasal temelden yoksun bırakır (Ali Hıdır Akyol ve diğerleri [GK], B. No: 2015/17510, 18/10/2017, § 56).
33. Zira, Anayasa’nın 7. maddesinde “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denilmektedir. Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturabilmektedir. Bu nedenle Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olması gerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin hususları yürütmenin türevsel nitelikteki işlemlerine bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz (A.H.C. Turizm İthalat İhracat Sanayi Ticaret Ltd. Şti. [GK], B. No: 2019/29273, 12/12/2024, §§ 34, 35).
34. Bu kapsamda eğitim ve öğrenim hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kurallar keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olmalıdır. Bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik şartının sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz eder (Necmiye Çiftçi ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
(a) Şeklî Anlamda Kanunun Varlığı
35. Yargılama mercileri Polis Meslek Yüksekokulları Giriş Yönetmeliği’nin 8. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendinin (2) numaralı alt bendi kapsamında tesis edilen işleme karşı açılan iptal davasını reddetmiştir. İlgili Yönetmelik’in dayanağını 4652 sayılı Kanun’un 15. maddesinin altıncı fıkrası ile 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi oluşturmaktadır. 4652 sayılı Kanun’un TBMM tarafından Anayasa’da belirtilen usule uygun olarak kanun adı altında çıkarılan düzenleyici yasama işlemi olduğu açıktır.
(b) Ulaşılabilirlik
36. Söz konusu kanun hükümlerinin Resmî Gazete’de yayımlandığı dikkate alındığında ulaşılabilir olduğuna kuşku yoktur.
(c) Belirlilik ve Öngörülebilirlik
37. Eğitim hakkına yönelik müdahalelerin hukuka uygunluğu değerlendirilirken dayanak alınan kuralların belirlilik ve öngörülebilirlik ölçütlerini karşılayıp karşılamadığı ayrıca incelenmelidir. Bu ölçütler, bireylerin hangi davranışlarının hangi hukuki sonuçlara yol açacağını önceden öngörebilmeleri ve keyfî uygulamalardan korunmaları açısından hayati önemdedir.
38. Somut olayda müdahalenin yasal temelini 4652 sayılı Kanun’un 15. maddesinin altıncı fıkrası ile 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi oluşturmaktadır. Kanun’un 15. maddenin altıncı fıkrası polis meslek yüksekokullarına alınacak öğrencilerde aranacak şartlar ile giriş usul ve esaslarının yönetmelikle düzenleneceğini öngörmekte, 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi ise bu alandaki düzenleme yetkisini İçişleri Bakanlığına bırakmaktadır. Dolayısıyla başvuruya konu yönetmelik hükmünün kanuni dayanağı bu iki düzenleme olup müdahalenin kanunilik unsurunun bu hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
39. Bununla birlikte söz konusu kanun hükümleri, yalnızca yönetmelikle düzenleme yapılacağını belirtmekte ancak bu düzenlemelerin hazırlanmasında esas alınacak temel ilkeleri, objektif kriterleri veya adaylarda aranacak niteliklerin sınırlarını ortaya koymamaktadır. Kanun düzeyinde herhangi bir çerçeve çizilmeksizin düzenleme yetkisinin bütünüyle idareye bırakılması hem bireyler hem de uygulayıcı idare bakımından belirsiz ve keyfîliğe açık bir alan yaratmaktadır. Bu durum eğitim hakkını etkileyen koşulların önceden öngörülebilmesini güçleştirmekte ve bireylerin davranışlarını hukuki güvenlik içinde planlayabilmelerini engellemektedir.
40. Nitekim Anayasa Mahkemesi 4652 sayılı Kanun’un 15. maddesinin altıncı fıkrasının 7422 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile değiştirilen hâlini incelediği kararında kanunda yalnızca öğrenci kaynağı ve yaş şartına ilişkin sınırlı düzenlemelere yer verildiğini, öğrencilerin nitelikleri ile giriş usul ve esaslarının tamamının yönetmeliğe bırakıldığını, ancak bu konularda kanuni düzeyde temel ilkelerin ve çerçevenin belirlenmediğini tespit etmiştir. Mahkeme bu nedenle, eğitim ve öğretim hakkına yönelik sınırlamanın kanunilik unsurunu karşılamadığı sonucuna ulaşarak kuralı Anayasa’nın 13. ve 42. maddelerine aykırı bulmuştur (AYM, E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, §§ 104, 105).
41. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi 4652 sayılı Kanun’un 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendine ilişkin incelemesinde de polis meslek yüksekokullarına alınacak öğrencilerde aranacak şartların esaslarının yönetmelikle belirlenmesinin öngörüldüğünü ancak bu alanda kanuni düzeyde temel ilkelerin ortaya konulmadığını ve düzenleme yetkisinin idareye sınırsız biçimde bırakıldığını değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi bu durumun eğitim hakkına yönelik müdahalenin kanunilik şartını karşılamadığı sonucunu doğurduğunu belirterek ilgili kuralı da Anayasa’nın 13. ve 42. maddelerine aykırı bulmuştur (AYM, E.2025/194, K.2026/15, 15/1/2026, § 19).
42. Anılan iptal kararlarında ortaya konulan tespitler somut olay bakımından da geçerlidir. 4652 sayılı Kanun polis meslek yüksekokullarına alınacak öğrencilerde aranacak şartlar ile giriş usul ve esaslarına ilişkin olarak yalnızca genel bir yetkilendirme içermekte ancak bu yetkiye dayanılarak yapılacak düzenlemelerin kapsamı ve sınırları konusunda kanuni düzeyde belirli ve yönlendirici bir içerik sunmamaktadır. Özellikle mevcut bir eğitim kurumuna erişimi sınırlayan kurallar bakımından usul ve esasların hangi çerçeve içinde belirleneceğine dair yeterli açıklık ve öngörülebilirlik bulunmamaktadır.
43. Bu itibarla başvurucunun eğitim hakkına yönelik müdahalenin kanuni dayanağını oluşturan 4652 sayılı Kanun’un 15. maddesinin altıncı fıkrası ile 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin kanunda bulunması gereken belirlilik ve öngörülebilirlik ölçütlerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.
44. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
…, …, …, … ve … bu sonuca katılmamıştır.
VI. GİDERİM
45. Başvurucu, ihlalin tespiti ile 100.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
46. Başvuruda tespit edilen ihlalin nedeninin başvurucunun eğitim hakkına yapılan müdahaleye dayanak teşkil eden kanunun ilgili maddelerinin bir kanunda bulunması gereken belirlilik ve öngörülebilirlik ölçütlerini karşılamaması olduğu anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ihlal doğrudan kanundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda ancak ihlale yol açan kanun hükmünün ortadan kaldırılması veya ilgili hükmün yeni ihlallere yol açılmayacak bir şekilde değiştirilmesi ya da yeni ihlallere yol açılmasının önüne geçilmesi için belirsizliğin ortadan kaldırılması hâlinde söz konusu ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilebildiğinden söz edilebilir (Hulusi Yılmaz [GK], B. No: 2017/17428, 1/12/2022, § 56).
47. Bununla birlikte müdahalenin dayanağını teşkil eden 4652 sayılı Kanun’un 15. maddesinin altıncı fıkrası ile 30. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin norm denetimi kapsamında yapılan incelemeler neticesinde Anayasa Mahkemesince ele alındığı ve her iki kuralın da Anayasa’nın 42. maddesine aykırı bulunarak iptal edildiği görülmüştür (AYM, E.2023/25, K.2024/139, 23/7/2024, §§ 104, 105; E.2025/194, K.2026/15, 15/1/2026, § 19). Bu durumda ihlale yol açan kanun maddelerinin bireysel başvurudan sonra ortadan kaldırıldığı anlaşılmıştır.
48. Öte yandan başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
49. İncelenen başvuruda müdahalenin kanuni dayanağının olmaması sebebiyle eğitim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Eğitim hakkının ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespiti ve yeniden yargılama ile giderilemeyecek olan zararları karşılığında net 50.000 TL manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Eğitim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
B. Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE …, …, …, … ve …’nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
C. Kararın bir örneğinin eğitim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 16. İdare Mahkemesine (E.2020/2029, K.2021/1023) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucuya net 50.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
E. 1.480,40 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 41.480,40 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 5/3/2026 tarihinde karar verildi.
Metin, Hukuki Haber sitesinde yayımlanan karar metninden aynen aktarılmıştır; kaynaktaki yazım hataları korunmuş, kişisel veriler gizli bırakılmıştır.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2023/59815 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimizle karşılaştırılmıştır.
15. Kamu kurumlarında çalışan özel güvenlik görevlilerine kategorik sendika yasağı sendika hakkını ihlal eder
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu · T. 19.02.2026 · B. No: 2021/48905 · Resmî Gazete 10.08.2026, sayı 33336 · Sonuç: Sendika hakkı yönünden ihlal (oybirliği); yeniden yargılama (oy çokluğu); makul süre şikâyeti kabul edilemez
Olay. Kamu kurumlarında özel güvenlik görevlisi olarak çalışanların sendikaya üyelik kaydı kabul edilmedi. Sendikanın işlemin iptali için açtığı dava reddedildi, Danıştay kararı onadı ve karar düzeltme istemi de reddedildi.
Genel Kurul ne dedi? Genel Kurul, müdahalenin kanuni dayanağı bulunduğunu kabul etti. Ancak 4688 sayılı Kanunun o dönemdeki 15. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendinin, kamu kurumlarındaki özel güvenlik personelini telafi edici bir mekanizma öngörmeden sendika hakkından kategorik olarak yoksun bıraktığını ve bunun demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülüğe uygun olmadığını belirtti. İhlal doğrudan kanun hükmünden kaynaklanıyordu; kural ihlal tarihinde yürürlükteydi ve sonradan kaldırıldı. Genel Kurul sendika hakkının ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verdi. Dosyanın yeniden yargılama için idare mahkemesine gönderilmesine oy çokluğuyla hükmetti ve net 50.000 TL manevi tazminata karar verdi. Yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyeti ise başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez buldu.
Dayanak. Anayasa m.51; 4688 s. Kanun m.15/1-j (o dönemdeki hâli).
Sizin için anlamı. Bir kanun hükmü sizi bir haktan tamamen yoksun bırakıyorsa ve bu hüküm sonradan kaldırılmış olsa bile, kural yürürlükteyken size uygulanan işlem için yolları tüketip bireysel başvuruyu değerlendirebilirsiniz. Aynı başvuruda yargılamanın uzunluğundan da şikâyet edecekseniz, bu şikâyet için önce Tazminat Komisyonu yolunun söz konusu olup olmadığını kontrol edin (ilk karta bakın). Kararın ayrıntısı için Kamuda Özel Güvenlik Görevlilerine Sendika Yasağı haberimize bakabilirsiniz.
Kararın tam metni
Bu kararın tam metni çok uzun olduğu için sayfaya almadık. Tam metne Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaynak: Hukuki Haber (B. No: 2021/48905 karar metni); tek ikincil kaynak, Resmî Gazete yayımına ilişkin haberimizle karşılaştırılmıştır.
Bireysel başvurunuzu birlikte hazırlayalım
Süre hesabı, yolların tüketilmesi, ihlal iddiasının Anayasa maddesine bağlanması ve tazminat talebi için Hukukçular Evi Ankara: 0554 648 37 15.
15 Kararın Özet Tablosu
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararları
| Konu | Karar | Sonuç ve giderim |
|---|---|---|
| Makul süre şikâyeti | AYM Genel Kurulu, 27.04.2023, B. No: 2022/100837 (RG 16.06.2023/32223) | Kabul edilemez; önce Tazminat Komisyonu |
| Sona eren el koyma | AYM İkinci Bölüm, 23.03.2017, B. No: 2014/16529 | Kabul edilemez; önce CMK 141 tazminat yolu |
| İptal edilen disiplin cezası | AYM Genel Kurulu, 02.04.2026, B. No: 2021/40650 (RG 22.10.2026/33408) | Etkili başvuru hakkı ihlali; TBMM’ye bildirim; 40.000 TL |
| Katalog dışı suçta tutuklama | AYM Birinci Bölüm, 04.03.2026, B. No: 2024/31038 (RG 16.10.2026/33402) | Kişi hürriyeti ihlali; 100.000 TL |
| Kırılgan tanık ve ifade kaydı | AYM Genel Kurulu, 24.02.2026, B. No: 2020/9807 (RG 22.10.2026/33408) | Bir suç yönünden ihlal; yeniden yargılama |
| Faizsiz vergi iadesi | AYM İkinci Bölüm, 18.05.2026, B. No: 2021/22795 (RG 30.10.2026/33415) | Mülkiyet hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Güvenlik bariyeri ve kira kaybı | AYM İkinci Bölüm, 18.05.2026, B. No: 2021/22274 (RG 20.10.2026/33406) | Mülkiyet hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Fiyat artışı cezası | AYM Birinci Bölüm, 06.05.2026, B. No: 2021/24689 (RG 16.10.2026/33402) | Mülkiyet hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Uzun süren el koyma | AYM Birinci Bölüm, 14.01.2026, B. No: 2020/35203 (RG 16.03.2026/33198) | Mülkiyet hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Öğrencinin okulla ilişiği | AYM Genel Kurulu, 05.03.2026, B. No: 2023/59815 (RG 22.10.2026/33408) | Eğitim hakkı ihlali; yeniden yargılama; 50.000 TL |
| Kategorik sendika yasağı | AYM Genel Kurulu, 19.02.2026, B. No: 2021/48905 (RG 10.08.2026/33336) | Sendika hakkı ihlali; yeniden yargılama; 50.000 TL |
| İnfaz kurumunda yayın kısıtlaması | AYM İkinci Bölüm, 05.05.2026, B. No: 2021/29809 (RG 20.10.2026/33406) | Etkili başvuru hakkı ihlali; 30.000 TL |
| Arabuluculuk son tutanağı | AYM İkinci Bölüm, 18.05.2026, B. No: 2023/33449 (RG 20.10.2026/33406) | Mahkemeye erişim hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Sigorta başlangıcı ve emsal karar | AYM İkinci Bölüm, 05.05.2026, B. No: 2021/32883 (RG 30.10.2026/33415) | Gerekçeli karar hakkı ihlali; yeniden yargılama |
| Eksik maaşta süre | AYM Birinci Bölüm, 16.09.2026, B. No: 2021/1112 (RG 30.10.2026/33415) | Mahkemeye erişim hakkı ihlali; yeniden yargılama |
Bireysel Başvuruyu Nasıl Hazırlarsınız?
- Son kararın tarihini belgeleyin. Kesinleşen kararın size tebliğ edildiği ya da öğrendiğiniz günü tespit edin; otuz günlük süre bu tarihten işler ve adli tatilde durmaz.
- Bütün yolları tükettiğinizden emin olun. İstinaf, temyiz, itiraz ve karar düzeltme gibi yolların yanında; sona eren koruma tedbirlerinde CMK 141 tazminat davasını, yargılamanın uzunluğunda ise Tazminat Komisyonu yolunu kontrol edin.
- Şikâyetinizi önce derece mahkemelerinde dile getirin. Anayasal şikâyetinizi istinaf ve temyiz dilekçelerinizde de açıkça ileri sürün; yolların tüketilip tüketilmediği bu dilekçeler üzerinden değerlendirilir.
- İhlal edilen hakkı ve Anayasa maddesini belirleyin. Örneğin tutuklama için Anayasa m.19, adil yargılanma için m.36, mülkiyet için m.35. Şikâyetinizi delil takdirine itiraz olarak değil, bir hakkın ihlali olarak kurun.
- Başvuru formunu ve ekleri hazırlayın. Kesinleşmiş kararı, tebliğ belgesini, önceki dilekçeleri, harcın ödendiğini gösteren belgeyi ve vekâletnameyi ekleyin. Ödeme gücünüz yoksa adli yardımı formda açıkça isteyin.
- Tazminat talebinizi belgeleyin. Maddi tazminat için zararı ve ihlal ile zarar arasındaki bağı belgelerle gösterin; belgesiz maddi tazminat talepleri reddedilmektedir.
- İhlal kararından sonra yeniden yargılamayı takip edin. Dosya ilgili mahkemeye gönderildiğinde yeniden yargılama sürecini izleyin; tazminata hükmedildiyse Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurun.
- AİHM süresini kaçırmayın. Anayasa Mahkemesinin kararından sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaksanız süre dört aydır (Anayasa Mahkemesi ve AİHM Başvurusu: Otuz Gün ve Dört Ay).
Sık Yapılan Hatalar
- Anayasa Mahkemesini bir üst derece mahkemesi sanmak. Mahkeme delilleri yeniden değerlendirmez ve kanun yolunda gözetilmesi gereken hususları incelemez; yalnızca bir temel hakkın ihlal edilip edilmediğine bakar.
- Süreyi adli tatil nedeniyle uzamış saymak. Bireysel başvuruda otuz günlük süre adli tatilde de işler.
- Kesinleşmemiş karar için başvurmak. İstinaf veya temyiz yolu açıkken yapılan başvuru, yolların tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunur.
- Tazminat yollarını atlamak. Sona ermiş tutuklama veya el koyma için CMK 141, yargılamanın uzunluğu için Tazminat Komisyonu yolu çoğu durumda önce kullanılmalıdır.
- Kanuna doğrudan başvurmaya çalışmak. Bir kanun hükmü aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamaz; başvuru, kanunun size uygulanmasıyla doğan işlem ve karara karşı yapılır.
- Maddi tazminatı belgelememek. İhlal tespit edilse bile, belgesiz maddi tazminat talepleri reddedilir.
- İhlal kararını davanın kazanılması sanmak. İhlal kararı çoğu zaman yeniden yargılama sonucunu doğurur; yeni kararın içeriğini yeniden yargılamayı yapan mahkeme belirler. Kararların zaman bakımından etkisi için Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları sayfamızdaki açıklamalara da bakabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru nedir?
Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamına da giren herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğini ileri süren kişinin, bütün idari ve yargısal yolları tükettikten sonra Anayasa Mahkemesine başvurduğu hukuk yoludur (Anayasa m.148/3; 6216 sayılı Kanun m.45).
Bireysel başvuru süresi ne kadar?
Otuz gündür. Süre, başvuru yollarının tüketildiği tarihten, yol öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten başlar. Haklı mazereti olan kişi, mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde ve mazeretini gösteren delillerle başvurabilir (6216 m.47/5). Süre adli tatilde de işler.
Hangi kararlar için bireysel başvuru yapılabilir?
Olağan kanun yolları tüketildikten sonra kesinleşen işlem ve kararlar için başvurulabilir. Yasama işlemleri ve düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamaz (6216 m.45/3).
Bireysel başvuru için avukat zorunlu mu?
Hayır. Başvuru kişi tarafından doğrudan yapılabilir. Avukat aracılığıyla yapılacaksa vekâletnamenin eklenmesi gerekir.
Bireysel başvuru harca tabi mi?
Evet, başvuru harca tabidir ve ödendiğini gösteren belge eklenmelidir. Ödeme gücü olmayan kişi adli yardım talebinde bulunabilir. Harcın güncel tutarını Anayasa Mahkemesinin internet sitesinden kontrol etmenizi öneririz.
Bireysel başvuru kararın infazını durdurur mu?
Hayır. Başvuru, kamu gücü işleminin veya mahkeme kararının uygulanmasını kendiliğinden durdurmaz. Yaşam ile maddi veya manevi bütünlüğe yönelik ciddi bir tehlike bulunan istisnai durumlarda Anayasa Mahkemesi tedbir kararı verebilir.
Anayasa Mahkemesi ihlal kararı verirse ne olur?
İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa dosya yeniden yargılama için ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılamada hukuki yarar yoksa tazminata hükmedilebilir. Mahkeme ayrıca manevi tazminata ve yargılama giderine karar verebilir (6216 m.50).
Bireysel başvuruda ne kadar tazminat verilir?
Miktar dosyaya göre değişir. Bu sayfadaki 2026 kararlarında 30.000 TL ile 100.000 TL arasında net manevi tazminata hükmedildi; bazı mülkiyet hakkı kararlarında ise ihlal tespiti ve yeniden yargılama yeterli görülüp tazminat talebi reddedildi. Maddi tazminat ise belgelenmesine bağlıdır.
Tazminat nasıl ödenir?
2026 kararlarında ödemelerin, başvurucunun kararın tebliğinden sonra Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurduğu tarihten itibaren dört ay içinde yapılmasına, gecikme hâlinde yasal faiz işletilmesine hükmedildi.
Davam çok uzun sürdü; doğrudan Anayasa Mahkemesine başvurabilir miyim?
Anayasa Mahkemesi, 6384 sayılı Kanunun geçici 2. maddesi kapsamındaki makul süre ve kararların geç icrası şikâyetlerinde önce İnsan Hakları Tazminat Komisyonu yolunun tüketilmesini aramaktadır. Kapsamdaki başvurularda kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde Komisyona başvurulur.
Kabul edilemezlik kararı ne demek?
Başvurunun esasına girilmeden reddedilmesidir. Başvuru yollarının tüketilmemesi, sürenin kaçırılması, Mahkemenin yetkisi dışında kalan bir konu veya açıkça dayanaktan yoksun olma gibi nedenlerle verilir.
Anayasa Mahkemesinden sonra AİHM’e başvurabilir miyim?
Evet. Anayasa Mahkemesine başvurmak, Türkiye bakımından tüketilmesi gereken iç hukuk yollarındandır. Anayasa Mahkemesinin kararından sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dört ay içinde başvurulabilir (AİHS m.35/1).
Şirketler veya kamu kurumları bireysel başvuru yapabilir mi?
Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri, örneğin şirketler, yalnızca kendi tüzel kişiliklerine ait hakların ihlal edildiği iddiasıyla başvurabilir (6216 m.46).
İçtihatlar kümesindeki diğer sayfalar:
İçtihatlar: Konu Konu Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Kararları · Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları · MASAK El Koyma ve Hesap Blokesi Kararları · HAGB Yargıtay Kararları · Haline Münasip Ev (Meskeniyet) Kararları · Nitelikli Dolandırıcılık Yargıtay Kararları · Makul Sürede Yargılanma ve Tazminat Komisyonu · Tutuklama mı, Adli Kontrol mü? · Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararları · Yeni Yüksek Mahkeme Kararları (Aylık)
Kaynaklar ve doğrulama. 6216 sayılı Kanunun 45-50. maddeleri, AYM ve AİHM Kabul Edilebilirlik Rehberi (mevzuat bölümü) ile Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuruya Dair Sık Sorulan Sorular üzerinden özetlenmiş; Kanunun son değişiklik tarihi Lexpera (6216 sayılı Kanunun güncel metin sürümü) üzerinden kontrol edilmiştir. Kararlar, Resmî Gazete’de yayımlanan metinlerini aktaran Hukuki Haber sayfalarından okunmuş ve Resmî Gazete yayımına ilişkin kendi günlük haberlerimizle karşılaştırılmıştır. 2014/16529 sayılı kararın metni Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankasındaki dosyadan, MASAK el koyma sayfamız hazırlanırken okunmuştur. Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankasına bu sayfa için doğrudan erişilememiştir. Başvurucunun adı ve kimliğini belirleyecek ayrıntılar yer almaz.
Bu sayfa genel bilgilendirme amaçlıdır; bireysel başvurunuzun kabul edilip edilmeyeceği, sürenin başlangıcına, tüketilen yollara ve şikâyetin bir temel hakkın ihlali olarak ne kadar somut ortaya konulduğuna göre değişir.