Şüphelinin Kelepçeli Yürütülmesi: Masumiyet Karinesi, Adli Kontrol Tedbirleri ve AİHM Standartları
20 Mayıs 2026

Şüphelinin Kelepçeli Yürütülmesi: Masumiyet Karinesi, Adli Kontrol Tedbirleri ve AİHM Standartları

⚡ Hızlı Cevap — Kelepçeli Yürütme ve Masumiyet Karinesi

Somut bir dosyanızla ilgili görüşmek ister misiniz?

📞 Ara: +905546483715💬 WhatsApp’tan yaz

10 Saniyede Hukuk · Ceza Hukuku

Masumiyet karinesi nedir?

Bu soruya dair kısa bilgilendirme videosunu izleyebilir, ayrıntılı açıklamayı aşağıdaki rehberde bulabilirsiniz. Video genel bilgilendirme amaçlıdır; somut olayınız için avukata danışınız.

Tüm “10 Saniyede Hukuk” videoları →

Bir şüphelinin kelepçeli olarak medyaya yansıtılması veya gereksiz kelepçelenmesi, Anayasa m. 38/4’te ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan masumiyet karinesini ve AİHS m. 3’teki onur kırıcı muamele yasağını ihlal edebilir. CMK m. 93 ve 100; kelepçenin yalnızca kaçma, intihar veya saldırı riski somut olarak varsa kullanılabileceğini belirtir. AİHM (Erdoğan Yağız – Türkiye, 2007) ve Anayasa Mahkemesi içtihatları, gereksiz kelepçe kullanımının kişilik haklarını ihlal ettiğini ve maddi-manevi tazminat doğurduğunu kabul etmektedir. Mağdur; idari işleme karşı iptal davası, AYM bireysel başvurusu ve AİHM başvurusu yollarını kullanabilir.

Son dönemde kamuoyunun gündemine taşınan bir gözaltı görüntüsü, kelepçeli yürütülen şüphelinin kameralar önünde sergilenmesi tartışmasını yeniden alevlendirmiştir. Görüntünün konusu olan kişiden ve isnat edilen suçlamadan bağımsız olarak; henüz yargılaması tamamlanmamış, suçluluğu hükmen sabit hâle gelmemiş bir bireyin kamuoyu önünde kelepçeli olarak sergilenmesi, sadece bir görsel ya da haber meselesi değildir. Türk hukuku ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) güvence altına aldığı temel haklar bakımından somut sonuçlar doğuran bir hukuki sorundur.

Bu yazıda; masumiyet karinesi, tutuklamanın istisnailiği, adli kontrol tedbirlerinin önceliği, kelepçe kullanımının yasal koşulları, AİHM’in onur kırıcı muameleye ilişkin yerleşik içtihatları ve mağdurun başvurabileceği iç hukuk ve uluslararası hukuk yolları akademik bir çerçevede değerlendirilmektedir. Amaç, somut bir olayı yargılamak değil; konunun arka planındaki hukuki rejimi ortaya koyarak, hem hukuk pratisyenleri hem de meslektaşlarımız için bütüncül bir başvuru metni sunmaktır.

1. Masumiyet Karinesi: Anayasal ve Uluslararası Temel

Masumiyet karinesi, modern ceza muhakemesinin temelini oluşturan kurucu bir ilkedir. T.C. Anayasası’nın 38. maddesinin 4. fıkrası bu ilkeyi açık bir ifadeyle güvence altına almıştır: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Anayasa koyucu, bu hükmü temel haklar bölümünde düzenleyerek, ilkenin yalnızca yargılama süreciyle değil; kamu otoritesinin tüm muhatap kurum ve görevlilerinin bireye karşı tutumuyla doğrudan ilgili olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Aynı güvence, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 2. fıkrasında şu şekilde ifade edilmiştir: “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.” Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla iç hukuktaki kanun hükümlerinin çatışması hâlinde, antlaşma hükümleri esas alınır. Dolayısıyla AİHS m. 6/2, iç hukuk normu hiyerarşisinde özel bir konuma sahiptir.

Masumiyet karinesi; yargı mercilerini, kolluk kuvvetlerini, idari makamları ve hatta dolaylı olarak medyayı bağlayıcı niteliktedir. Bir kişinin yalnızca yakalanmış, gözaltına alınmış ya da soruşturma altında bulunması; o kişiye karşı yürütülen kamusal davranışın “suçluymuş gibi” bir izlenim oluşturmasına gerekçe oluşturmaz. AİHM, yerleşik içtihadında, kamu görevlilerinin sözleri kadar davranışlarının ve sahnelemelerinin de bu ilkeyi ihlal edebileceğini açıkça vurgulamıştır.

2. Tutuklamanın İstisnailiği ve Adli Kontrol Tedbirleri (CMK m. 100 ve 109)

Türk ceza muhakemesi sisteminde özgürlüğü kısıtlayan tedbirlerin başında tutuklama gelir. Ancak kanun koyucu, tutuklamayı bir son çare olarak öngörmüştür. CMK m. 100 uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için (i) kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, (ii) kanunda sayılan tutuklama nedenlerinden (kaçma şüphesi, delil karartma tehlikesi vb.) en az birinin somut olayda gerçekleşmiş olması ve (iii) tedbirin işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olması gereklidir.

Aynı kanunun 109. maddesi, tutuklama yerine başvurulabilecek adli kontrol tedbirlerini ayrıntılı biçimde düzenler. Yurt dışına çıkış yasağı, belirli bir konuta ya da bölgeye gidememe, belirli aralıklarla kolluğa başvurma yükümlülüğü, sürücü belgesinin geçici olarak alınması, güvence bedeli yatırılması ve konutu terk etmeme gibi tedbirler; tutuklamanın amacına eşdeğer biçimde hizmet edebildiği ölçüde tercih edilmek zorundadır. Bu hüküm, “öncelikli alternatif” ilkesinin yasal ifadesidir.

Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kararlarında, tutuklamanın istisnailiği ile adli kontrolün önceliği ilkesinin yalnızca usulî bir tercih değil; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının (Anayasa m. 19) esaslı bir bileşeni olduğunu vurgulamıştır. Bu çerçevede, bir kişinin daha hafif tedbirle aynı amaca ulaşılabilecekken doğrudan tutuklanması, hak ihlali sonucunu doğurabilir. Aynı mantık, gözaltına alınan kişinin maruz bırakıldığı muamelenin orantılılığı bakımından da geçerlidir.

3. Kelepçe Kullanımının Hukuki Çerçevesi

Türk hukukunda kelepçe kullanımı; kolluğun keyfi takdirine bırakılmış bir uygulama değil, sıkı koşullara bağlanmış bir zor kullanma aracıdır. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu kolluğun genel yetkilerini düzenlemekle birlikte, kelepçenin somut koşulları esas olarak Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin 7. maddesinde belirlenmiştir. Anılan hüküm, kelepçenin kural değil istisna niteliğinde bir tedbir olduğunu açıkça vurgular.

Yönetmelik m. 7 — Kelepçenin Koşulları

Yönetmeliğe göre kelepçe; ancak (i) yakalanan kişinin kaçma ihtimalinin bulunması, (ii) kendisine veya başkalarına karşı tehlike oluşturması, (iii) mukavemet göstermesi ya da saldırıya yönelmesi hâllerinde takılabilir. Aynı maddede, çocuklara ve özel hâli nedeniyle korunması gereken kişilere kural olarak kelepçe takılmayacağı belirtilmiştir. Bu üç koşulun somut, gözlenebilir ve tutanağa geçirilebilir olması gerekir; soyut bir “tedbir” gerekçesiyle kelepçe takılması mevzuata aykırıdır.

Kelepçenin kullanılış biçimi de en az koşulları kadar önemlidir. Kelepçenin kameralar önünde sergilenecek şekilde takılması, şüphelinin kamuoyuna “teşhir” edildiği izlenimini doğurur. Bu durum tek başına bir suçlama değildir; ancak masumiyet karinesini fiilen zayıflatan bir görsel iletişim ortaya çıkarır. Mevzuat, kolluğa kelepçeyi “gerektiği kadar ve gerektiği yerde” kullanma yükümlülüğü yüklemekte; gereksiz, uzun süreli ya da onur kırıcı kullanımı yasaklamaktadır.

4. AİHM İçtihatları Işığında Onur Kırıcı Muamele

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, masumiyet karinesinin yalnızca yargılama sırasında değil; soruşturma ve gözaltı süreçlerinde de uygulanması gerektiğini istikrarlı biçimde içtihada bağlamıştır. Allenet de Ribemont / Fransa (1995, Başvuru No: 15175/89) kararında Mahkeme, bir bakanın basın toplantısında henüz yargılanmamış bir kişiyi “azmettirici” olarak nitelemesini AİHS m. 6/2 ihlali olarak değerlendirmiştir. Karar, masumiyet karinesinin yalnızca hâkimleri değil, tüm kamu otoritelerini bağlayan bir ilke olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

⚖️ Hukuki Danışmanlık Alın

Av. Fatma Öztürk — Hukukçular Evi Ankara

📞 +90 554 648 37 15💬 WhatsApp

Daktaras / Litvanya (2000, Başvuru No: 42095/98) kararında ise savcının basına verdiği demeçler ele alınmış; Mahkeme, bir suçun “şüphelisinden” söz etmek ile o kişiyi “suçlu” olarak ilan etmek arasında ince fakat hukuken belirleyici bir sınır olduğunu vurgulamıştır. Kamu otoritesinin söylem veya davranışlarıyla bireyi suçlu olarak gösteren bir izlenim oluşturması, başlı başına ihlal sebebidir.

Konumuz açısından en kritik karar ise Gutsanovi / Bulgaristan (2013, Başvuru No: 34529/10)’dir. Bu davada AİHM, sabahın erken saatlerinde evine yapılan baskınla gözaltına alınan başvurucunun, eşi ve çocuklarının gözleri önünde kelepçelenerek medyaya ve kamuoyuna sergilenmesini incelemiştir. Mahkeme, somut güvenlik gerekçesi ortaya konulmadan yapılan bu uygulamayı; Sözleşme’nin 3. maddesi (insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı) ile 8. maddesi (özel hayatın korunması) bakımından ihlal saymıştır. Karar, “kelepçeli teşhir” pratiklerinin Avrupa standartları karşısındaki konumunu net biçimde göstermesi bakımından emsal niteliğindedir.

5. Yargıtay Yaklaşımı ve İç Hukukta Denge

Yargıtay’ın ceza dairelerinin ve Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihadında da kelepçe kullanımı, “orantılılık” ve “gereklilik” testlerine tabi tutulmaktadır. Yüksek Mahkeme; gerekçesiz, ölçüsüz ya da onur kırıcı biçimde uygulanan zor kullanmayı, görevin kötüye kullanılması veya kişisel hak ihlali bağlamında değerlendirilebilir bulmuştur. Aynı zamanda, kolluğun somut güvenlik gerekçesi olmaksızın kelepçeli olarak yürütülmesine izin verdiği şüphelinin kişilik haklarının ihlal edildiği yönünde tazminat istemlerine yer veren hukuk dairesi içtihatları da mevcuttur.

İç hukukumuzda ortaya konulan denge; bir yandan kolluğun güvenlik görevini yerine getirmesine engel olmama, diğer yandan birey haysiyetini koruma şeklinde özetlenebilir. Anayasa m. 17/3 uyarınca hiç kimseye insan onuruyla bağdaşmayan bir muamele yapılamaz. Bu hüküm, kelepçe gibi araçların kullanımında yalnızca güvenliğin değil, kişi onurunun da temel bir parametre olarak gözetilmesini zorunlu kılar.

6. Basın Özgürlüğü ile Kişilik Hakları Arasındaki Denge

Kelepçeli görüntülerin habere konu edilmesi tartışmasının diğer yüzü, basın özgürlüğü ile kişilik haklarının korunması arasındaki dengedir. Basının kamuoyunu bilgilendirme görevi anayasal ve sözleşmesel güvence altındadır; ancak bu özgürlük sınırsız değildir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 25. maddeleri, kişilik hakkı saldırıya uğrayan kimseye hâkimden saldırının önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini ve etkisinin kaldırılmasını isteme hakkı tanır.

5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesi ile de düzeltme ve cevap hakkı düzenlenmiştir. Süreli yayınlarda kişilerin onur ve şereflerini zedeleyen ya da kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayın yapılması hâlinde, ilgili kişi düzeltme ve cevap metninin yayımlanmasını talep edebilir. Görüntülü yayınlarda kişiyi kelepçeli olarak gösteren ve örtük biçimde “suçlu” izlenimi yaratan içeriklerin de bu güvencenin kapsamına girebileceği kabul edilmektedir.

AİHM’in Axel Springer / Almanya ve benzer kararlarında ortaya koyduğu kriterler, iç hukukumuzda da uygulanmaktadır: haberin kamu yararına katkısı, ilgili kişinin kamuoyunca tanınırlık derecesi, haber öncesi davranışı, içeriğin sunumu ve sonuçları gibi ölçütler birlikte değerlendirilir. Ancak hiçbir kriter, henüz mahkûm edilmemiş bir bireyin onur kırıcı sahnelerle kamuoyuna sergilenmesini kendi başına meşrulaştırmaz.

7. Mağdurun Başvurabileceği Hukuki Yollar

Kelepçeli teşhir nedeniyle kişilik hakları zedelendiğini düşünen kişiler için Türk hukuku ve uluslararası hukuk birbirini tamamlayan birden çok başvuru yolu öngörmüştür. Bu yolların etkin biçimde kullanılabilmesi, somut delillerin (görüntü kayıtları, haber içerikleri, tutanaklar) erken aşamada toplanmasına bağlıdır.

Tazminat Davası (TBK m. 49 ve m. 58)

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Aynı kanunun 58. maddesi ise kişilik haklarına yapılan saldırıdan zarar gören kişinin manevi tazminat talep edebileceğini düzenler. İdari görevlilerin sebep olduğu zararlarda, hizmet kusuru çerçevesinde idare aleyhine tam yargı davası da gündeme gelebilir.

Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru

İç hukuk yollarının tüketilmesi şartıyla, ihlal edildiği iddia edilen temel hak ve özgürlükler bakımından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu açıktır. Anayasa m. 17 (insan onuru), m. 19 (kişi özgürlüğü ve güvenliği), m. 20 (özel hayatın gizliliği) ve m. 38/4 (masumiyet karinesi) çerçevesindeki ihlal iddiaları, AYM önünde değerlendirilebilir. Başvuru, kural olarak nihai kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde yapılmak zorundadır.

AİHM Başvurusu

Anayasa Mahkemesi’nin ihlal saptamadığı ya da yeterli giderim sağlamadığı durumlarda, başvurucu AİHM’e bireysel başvuru yoluna gidebilir. Sözleşme’nin 3., 6/2., 8. ve 13. maddeleri çerçevesindeki ihlal iddiaları, masumiyet karinesi ve onur kırıcı muameleye ilişkin geniş bir içtihat birikiminden yararlanabilir. AİHM başvurusu, iç hukuk yollarının tüketilmesinden itibaren kural olarak dört ay içinde yapılmalıdır.

8. Sonuç ve Hukuki Değerlendirme

Şüphelinin kelepçeli olarak kamuoyuna sergilenmesi, basit bir “görsel haber” meselesi değildir. Anayasa m. 38/4 ve AİHS m. 6/2 ile güvence altına alınan masumiyet karinesi, CMK m. 100 ve 109 ile şekillenen tutuklamanın istisnailiği ilkesi, Yakalama Yönetmeliği m. 7 ile düzenlenen kelepçenin sıkı koşulları ve AİHM içtihatları birlikte değerlendirildiğinde; somut güvenlik gerekçesi ortaya konulmaksızın yapılan her teşhir uygulaması, hak ihlali riski taşır.

Kelepçenin kullanılması gerekip gerekmediği soyut bir tercih değil; kaçma riski, mukavemet veya kendine/başkasına zarar verme ölçütlerinin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı, denetlenebilir bir karardır. Aynı şekilde, kolluğun şüphelinin kameralara yansıyacak biçimde yönlendirilmesi de bir “görüntüleme tekniği” değil; masumiyet karinesi ve insan onuru bakımından doğrudan sonuç doğuran bir kamu otoritesi davranışıdır.

Hukuk pratiği açısından kritik olan, kavramların doğru sırayla uygulanmasıdır: tutuklama yerine adli kontrol, zor yerine ölçülü güvenlik, teşhir yerine süreli ve gerekli kelepçe. Bu hiyerarşi gözetildiğinde; hem kolluğun güvenlik görevi hem de bireyin temel hakları korunmuş olur. Aksi her uygulama, hem iç hukukta tazminat ve cezai sorumluluk hem de uluslararası planda Türkiye aleyhine ihlal kararı doğurma potansiyeli taşır.

⚖️ Hukuki Danışmanlık Alın

Av. Fatma Öztürk — Hukukçular Evi Ankara

📞 +90 554 648 37 15💬 WhatsApp
Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amaçlıdır; somut olayda hukuki danışmanlık yerine geçmez. Konuya ilişkin bireysel sorularınız ve dava süreçleriniz için: info@hukukcularevi.com

Bu konuda hukuki destek almak için

📞 Ara: +905546483715💬 WhatsApp’tan yaz

Post by Av. Fatma Öztürk