Boşanma davalarının büyük çoğunluğu, belirli bir özel sebebe (zina, terk gibi) değil; “şiddetli geçimsizlik” olarak da bilinen, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayanır. Bu sebep esnek olduğu kadar, kusur değerlendirmesi bakımından da en çok tartışma yaratan alandır.

Kanun ne diyor?

Türk Medeni Kanunu m. 166 uyarınca, evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmışsa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Ancak davacının kusuru daha ağırsa, davalı eşin bu davaya itiraz hakkı vardır; ne var ki bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğindeyse ve evliliğin sürdürülmesinde korunmaya değer bir yarar kalmamışsa dikkate alınmaz.

Uygulamada durum

Bu sebebe ilişkin yaygın bir yanlış anlama, “daha çok kusurlu olan boşanma davası açamaz” düşüncesidir. Oysa kanun, daha az kusurlu eşin itiraz hakkını, bu itirazın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olmaması ve evlilikte korunmaya değer bir yarar kalması koşuluna bağlar. Evlilik fiilen bitmiş, taraflar uzun süredir ayrı yaşıyor ve birliğin devamında korunacak bir yarar kalmamışsa, daha kusurlu eşin davası dahi kabul edilebilir.

Buna karşılık kusur dengesi önemini korur: çünkü kusur, tazminat ve nafaka taleplerini doğrudan etkiler. Kusursuz ya da daha az kusurlu eş, maddi-manevi tazminat (TMK m. 174) ve yoksulluk nafakası (TMK m. 175) bakımından daha avantajlı konumdadır. Bu nedenle davada yalnızca boşanmaya değil, kusurun kime ait olduğuna da odaklanmak gerekir.

Pratik sonuç

Şiddetli geçimsizliğe dayalı bir boşanmada, “haklı taraf” olduğunuzu göstermek hem boşanma kararını hem de tazminat ve nafaka sonuçlarını etkiler. Bu nedenle yaşanan olayları ve karşı tarafın kusurunu somut delillerle ortaya koymak önemlidir. Kusur dengesinin doğru kurulması için davanın bir avukatla yürütülmesi yararlı olur.

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki danışmanlık niteliği taşımaz. Somut durumunuz için bir avukata danışmanız ve belirtilen kanun maddelerini güncel metinden teyit etmeniz önerilir.